Sunday, February 14, 2010

Bir Başka Açıdan İstanbul



Bir Baska Acidan İstanbul- Sanal Sergi

İstanbul

Güzel mi güzel

Çekici mi çekici bir kadın

Ama çok pasaklı giyinen....

Gözleri en kıymetli yeri ise, sanırım boğazı seçerdik

Kalem kaşları da üzerindeki köprüler olurdu

Haliç de yıllar önde bir kazadan kalan tatlı göz yarası olurdu

Kirpikleri de gözlerinin etrafına dağılmış yalılar olurdu herhalde

O tarihi vapurlar da açıp kapadığı göz kapakları...

Ağzı da Marmara denizi olur, dişleri de adalar...

Kalbi temiz, yardımsever Eyüp

Aklı fikri Taksim olurdu

Beyni yaşını belli etmese de herhalde Sultan Ahmet

Maslak'ta çalışır, Kadıköy'de otururdu, gençliği Beşiktaş'ta geçmiş olsa da ....

Enerjisini de gökyüzünden alırdı

Yollar da o heyecanını gösteren damarları olurdu, kanı da insanlar ve arabalar

Arada bir tıkansa da, rahatlatacak yeni kanallar bulurdu

Metrobüs herhalde damarlarına takılan bir "stand" olurdu:)

Yaşlı değil ama bu genç yaşta çok darbe almış bir kadın olurdu İstanbul

İstanbul muhakkak bir kadın olurdu...

İçinde sertlik, erkeklik de olurdu ama çekici, hala daha keşfedilmeyen bir kadın diye tasvir edilirdi

Asaletli, ama içi enerji dolu bir kadın...

Avrupa'da nam salmış, tanınan entellektüel bilgisi de olurdu...

İstanbul daha çok Anadolu'lu bir kadın olurdu

Avrupa'ya tam alışamamış, onun gibi gözükmeye çalışan ama beceremeyen bir kadın

Odaklanamayan, kendini tanımlamak istese de etrafında tanımlanamayan biri olurdu...

Paris, arkadaş olarak kabul etmediği, havalarda bir kadın arkadaşı

Tahran, Bağdat eski erkek dostları olarak kalırdı

New-York'a da özenirdi arada herhalde

Bakü ve Lefkoşe akrabası olurdu...

Şangayı da uzaktan tanırdı...

Ne bilim, bizler de onu izleyen, tavırlarına anlam vermeye çalışan, zorluğuna alışmış, dostları olurduk...

Ama samimiyetine güvenirdik....

Çekici bakışlarına her zaman vurulan, ayrılmaya cesaret edemeyenler olurduk...

İstanbul'un kıymetini bilmemiz için bize yol göstermesini bekler, bekler, hayıflanırdık...

İyi geceler

Monday, January 25, 2010

Sonradan gurmeler keşfe devam ediyor: Antalya usulü piyaz








Kar kış kıyamet yemek yeme aşkımızı engellemiyor.

Evde yiyeceğimize, hep beraber dışarıda yemek amaç…

Anladığınız bu hafta İstanbul’da yine keşifteydik!
Ama ne keşif.
Sonradan gurmebaşı olarak bu hafta Feridun bizi, ev arkadaşı Işık’in fikri doğrultusunda Antalya usulü piyaz yedirmeye Beşiktaş’ın ara sokaklarında küçük mü küçük Piyazcım lokantasına götürdü. Yazıyı hazırlaması da bana düştü:)
Hergün üç öğün yemek yemek dışında yemekler hakkında ilave bilgisi olmayan biz ” Sonradan Gurmeler” olarak bu hafta 14 kişi olunca, bu küçük lokantayı tamamen kapattık.
Yeri önceki keşif lokantamıza göre ne kadar da zor olsa bile, bulması daha rahat oldu.
Feridun’un önceden yaptığı araştırma/inceleme doğrultusunda,araba geçmez bir ara sokakta bulunan, bu tabelasız lokantayı elimizle koymuş gibi bulduk.
Saat 14:00 sularında başlayan yemek yeme keyfi, çaylar, sohbetler derken 17:00′a kadar sürdü.
Yemekler mi?
Tabi ki öncelikle piyazı anlatmak gerekir. Antalya usulü piyaz nedir?

Bu konuda ekşi sözlükteki ;

1. kebap, izgara kofte, balik gibi yemeklerin yanina katildiginda lezzete lezzet katan, fasulyenin ustune sogan ve maydanoz katildiktan sonra zeytinyagi, sirke dokulerek yapilan salata

olarak bilegeldiğimiz piyazın Antalya usulü tarifi ve yorumları;


1-her tatilde antalya’ya adım atar atmaz eve valizleri bırakıp yemeye gittiğim mükemmel yiyecek.bazen ailemi mi yoksa onu mu daha çok özlediğimi kestiremediğim hede.
diğer illerde yapılan piyazdan farkı,tahin,limon suyu ve sarımsak ile hazırlanmış bir sosun haşlanmış fasülyenin üzerine dökülmesidir.
(gobel, 12.02.2002 20:03)
#1011714 fb şikayet et
2-bu piyaz sanayide kucuk bi lokanta iken yine sanayide uc katli bir restorana donusen ozdoyum’da yenir, yaninda bir de essiz cevizli ve tahinli kabak tatlisi alinir daha keyiflisi yoktur, abartisiz muhtesem, mutlaka gidilmeli, mutlaka tadilmali.
(queen of cups, 09.06.2002 15:57)
3-antalya’da şişçi mustafa’nın yerinde yenilirse keyiften fenalık geçirmek mümkün.
(alp turac, 29.10.2002 18:43)
4-kesinlikle piyazcı sami’de yenilmesi gereken yemek
(conquistador, 12.11.2002 23:55)


Piyazcımda, önce tahinle karıştırılmış küçük fasulye tanelerinden olan tabağımız geldi önümüze.

Sonra yumurta, soğan, maydonoz ve domates.

İyice karıştırıp, bolca baharat koyduktan sonra afiyetle yemeye başladık.
Kişisel olarak Akçaabat köfte ile katık olarak yediğim piyaz tamamen bir yemek olarak bürünüverdi bu şekilde gelince.


Lezzetini değerlendirmek, ilk defa yiyen biri olarak bana düşmez ama lezzetli geldi,yalan yok. Daha iyi olabilir, gurmeyiz ya beğendim demem o kadar kolay değil
Sonrasında Makrubeler servis edildi tabaklarımıza. Bu da doğuya özgü, pilavlı, etli bir yemekmiş. Yoğurtla beraber karıştırıp onu da afiyetle yedik.
Şiş üzerine bütün halde kaplanan köfteler de lezzet kattı. Bir tane yiyebildik ama piyaz ve makrubelerden sonra yetti.


Ve tatlılar. Kabak tatlısınının tahinle karıştırılmış halini hiç yememiştim. Ayrı bir tadı vardı, bundan sonra tahin katmadan yemek yok.

Sonrasında peşi sıra gelen çaylarla gurme keşfimizi bu seferlik bitirmiş olduk.
Antalyalı üyelerimizin de katkılarını es geçmeyelim. Bir gün hep beraber Antalya sanayindeki yerinde yeme şansımız olur da lezzetini karşılaştırırız.
Ha bir de, lokantaları ve lezzetlerini karşılaştırdığımız bir endeks oluşturduk. Çoğunluk mühendis olunca matematiğe dökmeden olmuyor:) Bilal de onunla ilgili yoğun analizler yapıyor excelde şu sıralar:)

Benim gördüğüm, Antalyalı katılımcılar Ali ve Eren’in puanlamada sert davrandığı. Işık yeri önerdiği için midir bilinmez tam 8 puan vermiş yemeklere…
Antalyayı, Antalyalıları, piyazlarını, köftelerini sonradan gurduk bu gezide. Bir dahakine tam gurme yaparız:)

Bir “sonradan gurme” gezimiz de bu şekilde sona erdi.
Hergün üç öğün yemek yeme keyfinde olan bizleri takip edesiniz, renk katasınız

www.sonradangurmeler.org

sonradangurmeler@googlegroups.com

Bu gezi de, yeni olarak sloganımıza da karar verdik !

” Afiyet olsun ”
İyi geceler


Ömürden M. Sezgin
Marka Mühendisi

http://www.omurdensezgin.com
Not:
- Kaliteli makinası ile yemek fotoğraflarını çeken, logomuzun tasarımcısı Eren’e
- Antalya piyazının gerçek lezzetini sözlü olarak hissettiren Antalyalı Işık, Eren ve Ali’ye
- Başgurme olarak olayı organize eden Feridun’a özel teşekkürlerimizi iletiyoruz….

Monday, January 11, 2010

Sonradan Gurmeler'in ilk keşfi:Tirebolu Pidesi






Bu cumartesi yeni ve keyifli bir projenin daha adımlarını attık...

Yine fikir ODTÜ EM'lerden çıktı.

www.sonradangurmeler.org

Başlarına bir şey gelecek bu fikir çıkartmaları ve uygulamaya geçirmeleri yüzünden ya, hadi bakalım :)

Projenin adı: Sonradan Gurmeler

Önceki mesajlarımda da kısmen değinmiştim.

Zaten bu zamana kadar yazıların çoğu da yeme içme üzerine idi ya...

Yok Sütlücede Uykuluk, Kadınlar pazarında Mumbar, Horhor'da kebap, Ankarada KöftEM:)

Bunun artık bir sisteme oturmasını düşünüp, yaklaşık 2 aydır haftasonları oturup çalışmalara başladık....Düşündük, taşındık...

ve Sonradan Gurmeler projemiz ortaya çıktı.

İnsanoğlu olarak hayatımız gezmek ve yeme ile geçiyor. Artık yemek ve gezmenin de keyfine de varmak lazım. Yani beraber, birlikte...

Hele de İstanbul gibi her yöreden lezzetlerin olduğu bir yerde böyle bir şey biz kurmasak, kurulacaktı.

Hayırlı olsun :)

SeyahatnamEM sonrası herhalde bir kitap daha çıkartsak adı GurmEM, veya Sonradan GurmEM olacak, öyle gözüküyor...(Benim gücüm kalmadı )

Neyse kısaca hikayemize döneyim.

Cumartesi günü, elimize aldığımız " Sonradan Gurmeler" pankartlarıyla İstanbul sokaklarına çıktık.

İlk hedefimiz, Türkiye'nin en iyi pidecisini ziyaret etmek.

http://webarsiv.hurriyet.com.tr/2003/09/12/342740.asp

Bir baktık ki, yani baktım ki, en iyi pidecisi Tirebolulu :) Yani durmam mümkün mü ?

Fatih Karadeniz pidecisi...

İlk aşamda küçük bir gruba duyurduğumuz etkinliğin organizatörü Bilal '04.

Kendisi doğma büyüme Fatih'li.

Böyle olunca, misafir olarak biz, yerin adresine bile bakmadan kendisine takıldık.

Saat 14:00 sularında Fatih'te buluştuk ve mekanın yolunu tuttuk.

Ara sokaklardan birinde bir " Karadeniz Pidecisi" . Hemen girdik içeri.

Herkes oturdu ama ben sağda solda Akçaabat köfte broşürlerini görünce biraz huylandım. Şu ana kadar hiçbir memleket lokantasında, o yörenin fotolarının olmadığına rastlamadım. Burda bırak Tirebolu'yu, Akçaabat fotoları var...

Bizimkiler siparişleri çoktan vermişler. Bol yağlı, bol yumurtalı pideler.

Ben de o arada restoran sahibiyle konuşuyorum. Diyaloğumuz şöyle:

- Abi, burası ünlü Karadeniz pidecisi mi? Sen Tirebolulu musun?
- Ben Rizeliyim.
-?
- Ama bak buranın pideleri de çok iyidir. Otur bir bak. Öyle gazetelerin dediklerine inanma. Gel otur, gözünü seveyim....
-Ya abi, biz yılların gurmecisiyiz :) bu Tirebolulu pideciyi arıyoruz. Yardım et gözünü sevem.
- Bırak onu burda ye. Gazetelerle marka oldu o. Bak burası da güzel. Abim otur ye, arkadaşların siparişi de vermiş.
-Peki, peki. Bu resmi gurme gezisinde ilk seni akredite edeceğiz anlaşılan :)

Neyse dediğim gibi, bizimkiler pideleri siparişvermiş, hatta yemeye bile başlamışlar. Dedim, yavaş yiyin, doğma büyüme Fatih'li Bilal bizi yanlış yere getirmiş. Az yiyin ki doğru yerde de biraz yiyelim. Malum Gurme muhabbetinin tek sıkıntısı, günde bir kere yiyebilme kapasitesinde olmanız...

Bu lokantanın sahibi bizi öyle bir sahipleniyor ki, eline pankartımızı alıyor, hazırladığımız yapışkanları heyecanlı bir hevesle, duvarındaki Karınca Duasının altına yapıştıyor. Ben gülmekten dayanamadığım için tüm açıklamayı kendisine Bilal yapıyor...

Ama ismimiz de olduğu gibi bir hikaye çıkıyor ortaya böylece. Gurme ama sonradan gurme.

İlk gittiğimiz lokanta yanlış yer olunca, ilk aşamada guremiyoruz ama sonradan gürdük oluyoruz:)

Tirebolulu Karadeniz pidecisi bir yan ara sokaktaymış...

Sahibi Mehmet Yazıcı. 70 yaşlarında bir amca.

Sonradan öğreniyorum ki, Tirebolu'da dedemin dükkanında çalışıyormuş. Annemin babası, amcaları, babamın babası ve amcalarının çeterisini çıkarıyor bana. Hatta yüzüme, özellikle kaşlarıma :) bakarak benim kimin torunu olduğumu çat diye söylüyor vs. Bravo, ben de şok oluyorum.

Neyse, gurme olarak yemekten bahsedelim. Bu doğru pidecide, başta yer bulamıyoruz. Millet kuyrukta. Olmasın mı yani, ellerinden bal damlıyor.

Bol yağlı, bol yumurtalı 4 pide istiyoruz 10 kişi. Malum bir önceki yanlış yerde midelerimiz şişmiş, dolmuşuz.

Sonradanlığımıza veriyorum :) Ama burda 4 pide de kesmiyor.

Yanında bol Tirebolu42 çayıyla pidelerimizi yiyoruz.

Mehmet amca ile de fotoğraflarımızı çektiriyoruz. Ne de olsa sonradan gurmeyiz.

Gerçekten ilgililer. Ne dersek yapıyorlar..

Pidenin lezzetine diyecek yok. Parmaklarımızı yiyoruz.

Sonradan Fatih'deki gezimize devam. Ne de olsa Bilal de artık "sonradan rehber" :)

Önce kadınlar pazarı, ordan Vefa bozacısı...

Bir kere hızımızı aldık. Vefacı abilerle de pozumuzu çektiriyoruz.

Zevkli ve keyifli geçiyor günümüz...

Benim, hiç olmayacak şekilde makinemin şarjı bitiyor, foto falan çekemiyorum. Serkan '03 tarafından çekilen fotoları paylaşıyorum.

Ben neler daha çekerdim ama artık bundan sonraki " Sonradan Gurme " gezilerine...

Bekleriz efendim...

İyi geceler, Ömür'den lezzetler...

Kilo almasak iyi :)

Ömürden M. Sezgin
Marka Mühendisi
http://www.omurdensezgin.com


Not:
- Grubumuz : http://groups.google.com/group/sonradangurmeler

Üye olmak isteyen ODTÜ EM, ODTÜ ve dışı tüm yeme meraklı kişileri bekleriz....

Pide konusunda daha lezzetlisini ne yazık ki bulamayız ama tonlarca yemek fırsatı var:)

- Sonradan Gurme gezisi Asmalı Mescite gittiğimizde, 5'i seyahatnamEM yazarı olmak üzere toplam 8 ODTÜ EM'liye rastladık. EM'lerden adam korkar.Çok gezerEMler bunlar:)

Sunday, December 20, 2009

Ankara'da köfte gezisi...








Haftasonu Ankara, sonrasında iş nedeniyle iki gün daha Ankara oldu.

BaşkentliEM Gencer'in Vişnelik tesislerine davetine rağmen hareketlenmedi ama benim için Ankara seyahati şahane bir KöftEM bulma şansı oldu :)

Ankaralılar muhakkak ki gitmiştir ama yazmak bana düşüyor.

Üstünel Köftecisi.

Değişik bir tarzları var adamların.

Masaya oturuyorsunuz. Muşamba benzeri bir masa örtüsü seriyorlar önce.

Sonrasına üstüne marulundan, yeşil soğanına, domatesinden pancarına bolca yeşillik geliyor.

Benim favorim ızgarada kızarmış sarımsaklar oluyor.

Muşambanın nedeni, garsonun gelerek o bolca yeşilliğe bolca limon sıkmasıyla anlaşılıyor.

Bu ana kadar köfte falan yok ortada. Limonlanmış yeşilliğe bolca tuzu da biz basıyoruz.

Masanın üzeri, açıkcası muşanbanın üzeri, yeşilin, hadi domatesten dolayı da kırmızının her tonunu içeriyor.

KöftEMler geç geleceğe benzeyince, biz bildiğiniz otçugiller gibi yemeye başlıyoruz.

Çatal kullanmaya, hatta elleri kullanmaya ne hacet, bildiğiniz otçu hayvanlar gibi ağzımızla yemeye başlıyoruz yeşilleri.

Lise yıllarında, bu tarz otçu hayvanlara benzetilme sıfatlarıyla karşı karşıya kalmış:), neyseki ODTÜ EM'yi kazanmış biri olarak çok da gocunmuyorum bu şekilde yemekten :)

Köfteler ekmek arasında geliyor. Mis kokuyor. Bir etten, bir ottan alarak yiyoruz yemeğimizi.

Güzel tarz kurmuş adamlar.

Mutfağa doğru gidiyorum. Malum merak bendeki.

Özel olarak domatesler, limonlar dizilmiş. Her bir sebzenin sorumlusu var içerde. Değişik bir işbölümü yapılmış.

Yani domates talebinde buluncağınız garson ayrı, sarımsak talebinde bulunacağınız garson ayrı.

Bolca domates istiyorum bir garsondan.

Diyaloğumuz şu şekilde:

- Abi kusura bakma, Hasan domates sorumlusu
- Tamam, sağolasın. Hasaaaaan domates.
- Hasaaan, 4 nolu masa domates istiyor.

Ne değişik geldi bana sormayın.

BaşkentliEM öncesi, Ankara'da yazacağım küçük bir hikaye idi bu ama BaşkentliEM'de ben,Gencer ve bu restorana beni götüren ODTÜ'lü asker arkadaşım (Kadri Kamçı MAN '05) birlikte olunca, KöftEM ağır bastı. Onu yazıyoruz burda ne yapalım :)

Asker arkadaşı demişken, ListEM'i takip edenlerden askere gidecekler varsa onlara özel, 6 ay, dile kolay 6 ay boyunca akademik olarak hazırladığım asker sözlüğünü köprüdeki Hürriyet haberinden tekrar paylaşayım:)

http://www.hurriyet.com.tr/cumartesi/10645752.asp

Hayırlı tezkereler. Yarın yerleri belli oluyor.

Ankara'yı görmek güzeldi.

Kızılay meydanı, ey gidi, o Güven Park, ODTÜ dolmuşları beklerken en önemli uğrak yerimdi.

Bu gidişimde de oturup sağı solu izledim. Melih Gökçek yine başta ama Kızılay meydanının bir yılbaşında başına astığı o cıvıl cıvıl ışıklar yok olmuş.

Güven Park'ta çoğunlukla yazın olan, havuzunda ışık ve su gösterileri eşliğindeki Ankara havaları da durmuş, sessiz sedasız o havuzu izledim.

Oturduğum o mermer koltuklar da hala orda. Havuzun yanında yalnız başlarına bekliyorlar:( Tekrar görüştük ama o kadar soğuktular ki bana karşı sormayın....

Ben, dayanamayıp bir de metroda neler değişmiş diye yeraltına, yürüyen merdivenlerinden indim. Biraz da, tuvaleti ziyaret etmekti hedefim:)

Tuvaletler mi ? O da ne, koca su tanklarını koymuşlar tuvalete. Fotograflamassam, içimde kalırdı, onlar da ekte:)

Ha bir de, metro kartı satışı yapan yerde " Paso göstermek mecburidir " yazısı beni kahkahalara boğdu, onu da ekte paylaşmak istedim, affınıza sığınarak.

İstanbul'a döndük ama bu gurme edasıyla gezilerimiz devam edecek. Özellikle '04 mezunu dostlarla devam ediyor zaten. Yoksa Marka '04 , Şanlı 84'lerin karşısında nasıl oluruz değil mi?

Bu arada gurme diyoruz ama ben sonradan gurmeyim malum :) Karadeniz lahanası, fındığı, Tirebolu çayından sonra bunlara alışmam kola değil :)

Neyse ki, bu yazıları birileri görmüş. Sonradan gurmeyim desem de nafile:), yakında Radikal'de radikal yazılar gelecek....

SeyahatnamEM sonrası bir GurmEM, veya Sonradan GurmEM kitabı yolda :) Ref: İstEMbul defteri

iyi geceler

Kadınlar Pazarında Gıda Deneyimi:)






Cumartesi, gıda üzerine, Ayşen Eren'in de konuk olduğu Deneyimler 5, Cem abi'nin keyifli moderatörlüğünde gerçekleşti.

Genelinde yeni mezunları hedef alan bir kurgusu olsa da, ODTÜlüler olarak ülke sorunlarını, bu sefer gündem de olan Gıda (GDO,doğal ürünler vs. ) sorunlarını tartışmak, benim açımdan hem keyifli hem de çok öğretici idi.

Finans, bilişim, yapı ve otomotivden sonra gıda ile devam eden bu Deneyimler buluşmalarının ilerde çok daha farklı misyonlar edineceği izlenimim ve görüşüm bu sefer de devam etti.

İlk araya kadar kalabildim.

Sonrasında FotoEM'le yeniden başlayan İstanbul keşfi sevdasına, bizim dönemdekiler de katılmış olacak ki, kolumdan tutup Kadınlar pazarına sürüklediler beni.

Sağlıklı gıda olayının tartışıldığı Deneyimler sonrası, Kadınlar pazarına Mumbar ve Buryan kebabı yemeğe gitmek pek de tutarlı olmadı ama doğuştan İstanbul Fatih'li Bilal '04, ve çocukluğu Mumbar yemekle geçen Feridun '04'ün bu önerisini kırmak olmazdı. Bir öğretici hem de lezzetli gezi daha başlıyordu :)

Öncelerde aynı ekip Horhor'daki benzer gurme gezimizden bahsetmiştim. Diyarbakır ve Urfa hakimiyetinin olduğu bir bölge idi orası.

Kadınlar pazarı da o bölgeye yakın, su kemerlerinin hemen arkasından başlayan, bu sefer Siirt ve kısmen de olsa Vanlıların olduğu bir bölge.

Sıra sıra lokantalar.

Camlarda etler, sakatatlar sergileniyor.

Balık kültürünü benimsemiş bir Karadenizli olarak böyle etlerin, özellikle de sakatatların arasında biraz ürkek yaklaştım, ilk siparişi verirken.

Kokoreçi severim. Ramazan ayındaki Eyüp ziyaretimiz sırasında da Uykuluk'u tatmıştım ama Mumbar nedir çıkartamadım.

İsmini bile duymamış olmanın saflığı ile bir porsiyon, ortaya sipariş verilmesini rica ettim. Yanına da bir Buryan kebabı. Kebab isminden, buryanın nasıl bir şey çıkacagı az çok ortada idi ama bu Mumbar ne melem bir şey olduğu gelince anlaşılacaktı.

Masaların, yemekler gelmeden ikramlarla dolması Horhor'dakine benzer. Yemekler gelmeden en azından gözünüz, acılı ezme, salatalar, soğanlarla doyuyor...

Bu arada şimdi yazarken Mumbar'ı nedir/nedeğildir diye ekşisözlükte bir aratayım dedim:

1. (bkz: bumbar)in yanlis yazilmisi... (bkz: entry polisi)
(bwh, 31.01.2001 02:23)


2. guzide karadeniz bolgemizde de bumbar yemegine verilen yaygin ad. sicak yenmelidir, aksi takdirde agizda donar ve insanin icini kaldiran tuhaf bir yag tabakasi olusturabilir.
(zeytinyaglibiberdolmasi, 13.04.2003 20:29)
#2659247 fb şikayet et
:D Evet Mumbar ismini bile yanlıs yazmışım ama tesadüf mü bilinmez, bizim karadenizlilerin (güzide) yaptığı benzer hata imiş ki, ekşi sözlükte de benzer hatadan bahsedilmiş :) Olur böyle vakalar....


Benim Mumbar oldu Bumbar...Masaya gelince Mundar olmasın da :)

Neyse, bumbar'ın gelmesi yarım dakika bile almadı.

Meğersem kebap falan değil, lokantada da hazır olarak bekletilen, hemen servis edilen bağırsak dolması imiş.

Ekşi'den yine referans vermek gerekirsek;

1. tercihen koyun bagirsagi (ince) temizlenir, içi dışına çevrilir ve içi dolma misali sogan, et, baharat, bulgur vs. karışımıyla doldurulur, dolma şeklinde bi yemek ortaya çıkar
(cressida, 18.11.1999 21:44)


2. mumbarin dogru yazilmisi.
tdk nin verilerine gore:
-büyükbaş ve küçükbaş hayvanların kalın bağırsağı.
-bu bağırsağa ciğer, kıyma, pirinç veya bulgur doldurularak yapılan yemek: bumbar dolması.
-soğuğun girmesini önlemek için kapı ve pencere aralıklarına takılan, içi pamuk dolu, uzun bez kılıf.
(bwh, 31.01.2001 02:22)


3. dolmasinin tadi super olur ama goruntusu nedeni ile ozellikle bayanlar tarafindan kuskuyla bakilan bir yiyecektir.
(satine, 30.01.2002 13:55)
#960628 fb şikayet et


Ne yalan söyliyeyim bayanların yaşadığı sıkıntıyı ben de kendisini :) görünce yaşadım.

Sıra tatmaya geldi, en zor anlardan biri.

Önce baharat bombardımanına tuttum dolmaları. Sonra çatalla ilk saldırı. Nasıl yeneceğini bile bilemeden, attık ağzımıza.

Lezzetli ama beklediğim lezzeti, yani bana bahsedilen lezzeti alamadım. Üzgünüm.

Kısmen mundar etmeden, yedik bitirdik, sildik süpürdük tabakları.

Neyse ki bir de Buryan Kebabı var. Onda beklenen lezzeti bulunca doyma hissine kavuştuk.

Kadınlar pazarına yolunuz düşerse bir tadına bakın.

Bölge küçük Siirt. Lokantalar arasında bulunan, ve ne alaka diyeceğiniz Siirt Seyahat de iyi yere tezgah açmış .

Neyse, Gıda üzerine Deneyimlerden sonra, üç öğün yemek yeme zorunluğunda olan bir insanoğlu olarak sektör hakkında daha detaylı bilgi almak adına iyi bir tecrübe oldu.

Şimdilik bu kadar, gurme gezilerine bekleriz :)

Ramazan'da "Haftasonu Eyüb'e"







Cumartesi günü İstanbul'da Ramazan'ı tam anlamıyla yaşamak adına Eyüp'e gittik.

Asıl plan "Haftasonu Bursa" idi, ama malum bazı organizasyonel problemlerden ötürü, yanıbaşımızdaki bu ilginç İstanbul semtini keşfetmeye gücümüz yetti.

İftarı yaptıktan sonra, Haliç'e tekrardan kurulan, eski Galata Köprüsü üzerinden Eyüp'e geçtik. Bir taraf Feshane bir taraf Eyüp.

Her taraf şenlik havasında. Başta arabayla girmek istesek de, trafiğin içinden çıkamacağımızı anlayıp arabayı oralarda, çok da güvenli olmayan bir yerlere parkettik. Aslında parketmeye çalıştık, sağolsun 55 plakayı görüp, arabanın yanına " toprağım " diye yanaşan park görevlisinin de yardımıyla bu çabamızda başarılı olduk diyebilirim. Başta ne olduğunu anlamasam da, 5-10 dakika sohbet edip, arabanın güvenliğini bu şekilde garanti altına almış olduk. Seviyorum ülkemizdeki bu hemşehri muhabbetlerini, bir de askerden bu yana demeyi unuttuğum " toprağım" veya o muhabettin kendi ağzıyla " toprağam" demeyi...

Eyüp'ün içlerine doğru girdikçe etraf daha da bir kalabalıklaşmaya başladı. Çimlere, caminin avlusuna, boş buldukları her yere insanlar kilimlerini sermişler, yiyecek, içeceklerini üzerine koymuşlar, iftarlarını yapmaya çalışıyorlar. Biz oraya ulaştığımızda iftar vakti çoktan geçmiş olmasına rağmen, kimileri uzanmış kilimlerin üzerine, yanlarındaki semaverlerden koydukları çaylarla keyif yapıyor, kimileri de yorganları üzerine çekmiş, iftar sonrası şekerleme yapıyorlardı. Değişik bir görüntüydü benim için, açıkcası başta deprem sonrası kendini sokağa atmış kalabalık hissi uyandırmışsa da , hızlıca adapte olduk ortama.

Dedim ya, bir tarafta şenlik havası içerisinde, yemek satanlar, bir tarafta da kalabalık insan grupları yemek yiyorlar, çay içiyorlar. Bize de iftar sonrası, güzelim Eyüp lokmalarından yemek düştü. Bol suyla beraber lüpür lüpür götürdük içi şeker dolu lokmaları. O ortamda ayrı bir lezzetli geldi ki sormayın!

Lokmaları alma yolunda, gözüme sağda Kahramanmaraş dondurması ilişmiş olsa da, yine tercihimiz lokmalardan yana olmuştu ama dondurmacının isminin ilginçliği de dikkatimizden kaçmadı. Ekte resmi paylaşıyorum." Kahramanmaraşşşşşş Döğme Dondurma". Adamlar, "ş" sayısının fazlalığıyla lezzeti bağdaştırmış olmalılar , ilginç :D

Kimileri dışarda otururken, kimileri de teravih namazı nedeniyle Eyüp Camiine girmeye çalışıyorlardı. Etrafta mahşer kalabalığı var. İnsanlar kendilerini camiye atmak için can atıyorlar. Biz bir iki, içeri bakma denemesi yaptık ama nerde? İçeri girmeyi bırakın, izlemeyi bile başaramayacağımızı anlayınca dışarda gözlemlerimize devam etmekle yetindik.

Yol üzerinden, kalabalığı takip ederek, Eyüp mezarlığı içinden ünlü Pirre Loti'nin evine doğru yol aldık. Çocukluğumda annemin, babamın "ben oraya araba ile çıkamam, nereye parkedeceğiz arabayı" selzenişine rağmen, bizi sürüklemesi ile gittiğim bu mekana yıllar sonra tekrardan gelmiş olmak, aynı şekilde büyüledi beni. Benzer araba problemini biz de yaşadık ama neyse ki oraya kadar mezarlığın içinden de olsa rahat bir şekilde varabilmiştik.

Nefis, şahane bir manzara. Ama o manzaraya bakan bir masada yer bulmak mı? Benzer park sorunu burda da mevcut:) Dışarda oturmak yerine önce içerde aldık soluğu, sonra göz ucuyla masalardan kalkanları gördüğümüz dakikada yaptığımız kıvrak bir manevra ile yerimizi bulup, oturuverdik güzelim manzara karşısına.

Şimdi, tüm bu sıkıntılardan sonra, bir orta Türk kahvesi alarak yorgunluğu atma, keyif yapma vakti gelmişti. Yanında suyu ve özel çinili fincanıyla gelen kahvenin tadına diyecek yok. Hem manzaranın, hem de kahvenin tadına doya doya bu güzelim, küçük mekanda 2 saati geçiriverdik. Amma da bereketli kahveymiş! Sonuçta gece yarısı olmasına rağmen akın akın gelen kalabalığa, bu manzaralı masayı kaptıracak değildik :D Oturduk oturabildiğimiz kadar....

Gecenin ilerleyen saatlerine rağmen, biz Eyüp mezarlığından aşağılara doğru inerken, yoğun bir kalabalığın hala daha Piyer Lotiye doğru ilerlediğini görmek hakikaten ilginçti. Tekrar Eyüp Camiinin yanına indiğimizde, Ankara'dan gelen kalabalık bir grubun gecenin o saatinde, rehber eşliğinde semti geziyor olması da ayrı bir bomba oldu ki sormayın.

Bedava rehberi o saatte bulunca, biz de takıldık peşlerine. Mezar taşlarının hikayelerinden, Camiinin yapılışına kadar ilginç bilgiler öğrendik o tatlı dilli rehberden. Neler neler olmuş? Ben kendisinin ve peşine takılmış olan 50 kadar Ankaralının yalancısıyım.

Rehber: Abiler (rehber gezi boyunca hep böyle hitap etti) , bu mezar bir Meddaha ait. Meddahların mezar taşlarında böyle kavuk bulunur.
Ankaralı: Nasıl yani ? Komedyen mi?
Rehber: Evet. Bizim Cem Yılmaz gibi. Cem Yılmaz'ın inançlı olanından.
Ankaralı: Tövbe, tövbe

Adam böyle tanımladı Meddahı :)

Neyse, küçük bir kahvehanede, ince belli bardakta çaylarımızı da yudumladıktan sonra bitirdik kısa da olsa İstanbul'daki inanç turumuzu.

"Haftasonu Bursaya" bir başka haftaya kaldı ama gerçekten bizler için, İstanbul'un farklı bir yüzünü görmek adına etkileyici bir gezi oldu...

Yar bana bir eğlence meddeeeeet!!!!

Ramazan davulunu şu an itibariyle duymaya başladığım Kandilli'den iyi geceler dilerim...

Wednesday, September 16, 2009

Avrupa'daydık tüm haftasonu...






Başlıkta Avrupa yazınca, büyük bir geziye çıktığımız zannedilebilir.

Vize olmadan, bu ülkenin vatandaşı olarak kendi çabamızla girebileceğimiz en yakın Avrupa, bizim için Trakya:D

Haftasonu çekirdek yemekten ellerim, ağzım yandı….

Bu kadar çekirdek yenmesi, ayçiceğinin memleketi Trakya’da doğal olsa gerek.

Çıt,çıt,çıt. Bir başladık, saymadım ama herhalde bir 2000 küsür çekirdek yemişimdir.

Neyse, gelelim bu olayın asıl nedenine…

Haftasonu 19. Ayçiceği şenlikleri için Tekirdağ’ın Hayrabolu ilçesindeydim.

İçinde “bolu” olan il ve ilçelere ayrı bir sevgim vardır nedense:D (Kaynak:Tirebolu)

Burası da Trakya bölgesinin özellikle insanlarıyla şirin mi şirin bir ilçesi.

Tayvan’a beraber gittiğim ve orada ülke tanıtımı adına çok işler çıkartan, şu sıralarda da Tayvan’da Çince kendi programını yapan Rıfat Karlova’nın ve Hayrabolu Belediyesinin onur konukları olarak gittik.

Tayvan’da tanıştığımız Alman arkadaşlar bile geldiler şenliğe. Onları ben götürdüm oralara. Arabada bir kişilik boş yer de olunca maceralara beraber atıldığımız Bilal ‘04’le beraber yaptık bu keyifli Trakya seyahatini.

İstanbul’dan çıkmak uzun olsa da, normal zamanlamayla 2,5 saat olan yolculuğu, 5 saatte yaptık. Malum sağda solda muhteşem manzarasıyla bizleri büyüleyen ayçiceği bahçelerini görünce dayanamadık. Durdurduk arabayı, tek gidiş geliş olan yolda zor da olsa da, fotoğrafladık o güzelim tarlaları.







Hayrabolu’dan telefonlar geldikçe "yoldayız", "ha geldik ha vardık" derken toplam 5 saatte aldık İstanbul-Hayrabolu yolunu.

Gökhan Cani’nin, Hayrabolu’da güzel mi güzel bir kahvesi var. O karşıladı bizi. Rıfat Karlova, memleketinin yetiştirdiği başarılı ve Uzakdoğu’da tanınmış bir genç olarak sunuculuğunu yapacaktı şenlikler boyunca sürecek organizasyonun.

Şenliklere doğru beraberce yol aldık. Benim arabanın stadyuma gireceğini öğrendiğim anda, nezaket icabı bir “9” ekledim plakaya. Malum Samsun (55) plakayla hemşehrilerinin yanına girmesi olmazdı. Yapıverdik 55, o anda plaka oldu 59:D Zaten Trakyalıları, taaa Karadenizden gelmiş bir araçla karşılamak olmazdı :D

Stadyuma geldiğimizde 15 bin küsür Hayrabolulu karşıladı bizi. Şahane bir ortam oluşturmuşlar. Ellerinde bayraklar, 19. Ayçiceği şenliğini kutluyorlar. Ellerinde bir de çıt çıt çıtladıkları çekirdekleri. Başta da dediğim gibi bu kadar çekirdeğin tüketildiği bir yer olmaz herhalde ülkede.

Araştırmadım, bilemiyorum ama bu tarz memleket şenlikleri ayrı bir hava katıyor ilçeye. Ülkemizin bu tarz festivallerinin bir takvimi vardır, bilmiyorum yine ama şiddetle tavsiye ediyorum, özellikle İstanbula kapanmış ve tatil için sadece güney sahillerini tercih edenler için. Çok sıcak, çok keyifli bir zaman geçirebilirsiniz.



Şenlik başladı ve bizim Rıfat Karlova sahneye çıktı. Adam da heyecan falan yok, ben çıksam herhalde erirdim o kadar kişi karşısında. Başladı takır takır anlatmaya, hemşehrilerini biraz da eleştirmedi değil. Ellerinde ayçekirdekleri olan Hayrabolulardan alkış namına Çıt:D yok.

Rıfat bir de sürpriz yapıp o kadar kişin içinde Belediye başkanına teşekkür ettikten sonra " Çılgın bir arkadaşım burda" diyerek beni sunuverdi mi o kadar kişiye. Konuşma konusunda heyecanlanan beni bir şekilde biliyorsunuz, orda o kadar kişi içinde ayağa kalkmak zorunda olunca kalbim güm güm etti. Teşekkürler Hayrabolulara tekrardan:D

http://www.vimeo.com/6149657 köprüsünden o anı görebilirsiniz... Tam olarak ayağa bile kalkamadım...

Rıfat iyi götürdü programı. Son İsmail YK çıktı. Bu kadar hayranı olduğunu bilmezdim. Adam sırayla çıkardı hayranlarını sahneye. Bir yaşında bebekten bile dans etmesini beklediği anda ben kopmuştum. Ama iyi salladı Hayraboluyu.

Akşam Hayrabolulu sanatçılarla beraber oturduk, sohbet ettik. Benim açımdan Trakyalıları tanımak açısından çok güzel bir şanstı. Öyle değil mi be yav:D Bu “ be yav” eklemesine başta alışamasamda gecenin ilerleyen saatlerinde onlardan biri oluverdim. Beni bırakın Almanlar bile, “ Was ist lost be yav” demeye başlamazlar mı:D

Şenlik heyecanının attığı Hayrabolu’dan saat 4:30’ta ayrıldık. Bol ikram ve bol sohbetleri olunca Trakyalıları terk edemedik. Alman arkadaşları bırakın ben bile şoka girdim bu sıcak ortamlarını görünce. Bu arada sohbet sadece Türkçe olsa iyi, İngilizce ve Almancanın yanında sohbet Çince bile devam etti :D Hatırladığımız kadar anlattık anılarımızı:D

Sabah, biraz da Marmara denizini tatma şansımız oldu. Deniz oldu mu, bir Karadenizli olarak durarak beklemem mümkün değil malum.




Giydik mayoları, Tekirdağ’ın bizimki kadar hırçın olmasa da dalgalarına atıverdik kendimizi. Sürekli rüzgarlı bir yer olduğunu bilmiyordum, Tekirdağ’ın Barbaros ilçesinin. Ama Almanlara bile vız geldikten sonra bize hayli hayli vız....Vızzzzzz

Sonrasında, kumsalda toparlanıp birer de uçan fotoğraflar çektirdik. Artık gelenek oldu bende. Güzel oldu. Farkettim ki bana rakip çok ve eskisi kadar zıplayamıyorum:D Alman arkadaş öyle bir zıpladı ki iki katımı geçti. Bize sadece seyretmesi kaldı:D Alman kalitesi be yav:D

Almanlar planlama insanı. 17:00'da çıkarız ve sizi Sirkeci'den Sofya trenine bırakırız dedik Bilal ile ama nerde? Plan yapmak bizim ülkede mümkün mü? Arabadaki navigasyonu çalıştırsam bile en kısa yoldan Tekirdağ'ın merkezinden çıkmamız 2 saat sürdü. Tekirdağ köftesi yemek için verdiğimiz molayı saymıyorum. O ne kadar lezzetli bir andı söyleyemem. Bilal'in askerlik arkadaşının da yönlendirmesi ile Tekirdağ'ın en iyi restoranında köftenin lezzetine doyamadık.



Bizim Almanlar mı? Onlar arabanın arkasında mırıldanmaya başladılar. Ömürden " schafen wir das?" yani 22:00'da İstanbul'daki trene yetişebilir miyiz diye mırıldanmaya başladılar. Benzin alırken sordum pompacılara; saat 20:00 olmuş.

- Ne kadar sürer burdan İstanbul'a

-Abi, yol çalışması var. Normalde 1 saatte ordasın ama ben diyeyim 1,5 saat, sen de 2 saat

- Tamam, ben bir back-up'ı arayayım. ( Back-up zorla üyesi yaptı beni sormadan olmaz, yararlanalım bir kere)

Aradık back-up'ı. Sorduk Sofya treni nerden kalkar diye ? Ama onlar da bizim ülkemiz sokaklarındaki insanlardan öğrendiğimiz bilginin ötesinde bir şey diyemediler.

Zor da olsa Bilal'in şöförlüğünde bıraktık Alman dostlarımızı Çerkezköy Tren İstasyonuna. Almanlar alışmamış tabi, istasyonda kimsecikler yok. Işıkları yanan odalara bile girdim. Kimse olmaz mı.İstasyon içinde araştımalar sonunda çay içen iki kafadar gördüm. " Abicim, bu iki Alman arkadaş, Sofya trenine binecekler, nerden ne zaman binsinler" Adamlar başladılar çat pat Almancalarıyla bizimkilerle konuşmaya. Onlar konuşuyor, ben Almancaya tercüme ediyorum aynı şekilde. Neyse, saati öğrendik yarım saat kadar Almanya ve Alamancılar muhabettinden sonra. 12:02 de, evet bize garip gelebilir ama gerçekten 12'yi 2 geçe, tren geliyormuş İstanbul'dan. Bizim ülkemizde bu kadar KISA:D sürer, merak etmeyin deyip ayrıldık ordan.

Sonrası tamamen sıkıntı. İstanbul'a girmek ne mümkün? Millet akın akın şehre girmeye çalışıyor. Tatilciler yollarda, bizim gibi....

17:00'da çıktığımız Tekirdağ-İstanbul yolununu 00:00'da bitirdim Kandilli'de. Samsun'dan gelsem bu kadar uzun sürer miydi, asla...

Bu yazıyı aslında dün yazıyor olacaktım ama bugüne kaldı ne yapalım? Bende de enerji bu kadar:D

Ama öyle güzel bir Trakya gezisi geçirdik ki, sıkıntıları unutuverdik bir anda...

Benzer ilçe şenliklerine katılmanız ve keyif almanız dileğiyle...

Bolca ayçiceği tüketin, sağlık açısından önemi var mı bilmiyorum ama şu sıralar fındık mevsimi, biraz da bizimkiler para kazansın...

Hükümet para vermeyecek, fındık da az ama sizler isterseniz belki birim fiyatımız artar:D

Kıssaden hisse ,

iyi geceler

Thursday, July 16, 2009

Tirebolu'nun T'si



Geçtiğimiz haftasonunu(11-12 Temmuz) doya doya memleketim Tirebolu'da geçirdim.

Havalar da böyle güzel olunca deniz, güneş,kumsal keyfine de doyamadım.



Deniz süt liman, hava pırıl pırıl. Böyle bulmak kolay değil buraları.Adı üzerinde Karadeniz. Çoğu zaman da kapkara olur ki o zaman ev penceresinden denizdeki fırtınayı, yağmuru izlersin. O zaman da ayrı bir keyiflidir.



Tüm haftasonu denizden çıkmadım. Çıkamadım. Akdeniz gibi tuzlu değildir. Daya ağzını kana kana iç suyunu. Havuz gibiydi.İstersen çık içinden. Karadenizde de denize mi girilirmiş diyenlere atıfta bulunduğum fotoları görebilirsiniz.



Akşam deniz sefasından eve döndüğümüzde, sağolsun bizim köydekiler sabah tuttukları mezgitleri getirmişler. Bir güzel onu da tavada, mısır unu ile kızarttıktan sonra afiyetle yedik. Güneşin denize batışını da, lezzetli mezgitleri yerken bir başka keyifliydi.



Geceye kalmadan, Tirebolu şehir merkezinin yolunu tuttuk. Bizim cenevizlilerden kalan kalemiz ne de güzel aydınlatılmış. Adet halini aldı, yemek yedikten sonra deniz kenarında çekirdek çitliyerek yürümek. Akın akın,insanlar deniz kenarına gelmiş, çitliyorlar.
Sanki görevmişcesine çıt,çıt. Zor kurtardım kendimi...



Pazar günü de benzer güneş ve örtü gibi deniz olunca yine suda kaldık. Biraz abartmış olacağız ki, kısa zamanda gündüz fenerine dönmüşüz. Neyse tenimiz müsait, cayır cayır yansak da problem yok. Yatağa rahat yatar, rahat uyuruz. Koruyucu bakım da hak getire olunca durumu yıllarca kabullendik.



Pazar günleri de ayrı bir güzeldir. En önemli nedeni bütün kasaba evde pide içlerini hazırlar, fırının yolunu tutar. Biz iç falan hazırlamadan gittik,bu sefer fırına. O da güzeldir, zahmetsiz:D Can yakar yerken. Hele de bu sıcakta, yumurtalı yağlı açık pideyi mideye indirmek her baba yiğidin işi, değildir. Biz onda da cesur davrandık:D Nasıl eriyecek bilemem.


Dönüş yoluna geçmeden, bu sene oralara erken gidince fındık getiremedik. Eylüle kadar da gidemeyiz ama bolca Tirebolu çayı (42 no'lu) getirdim yanımda. Markam ofise ve evimize uğrayanlara ikramımız olsun!


Yolculuk konusunda da, geçen senelerde de anlatmış, çokca dertlenmiştim. Yollarımız otoban oldu. Ulaşım kolay kolay olmasına ama perişan etmişler sahili. Tirebolu'dan Trabzon'a giderken içim parçalandı.


Tüm Rusya tatil için Batum'u tatil yeri bellemişken. Biz güneyde tatil şansı olan ülke vatandaşları olarak harcamışız güzelim Karadeniz sahillerini. O zamanlar biraz daha büyük olsaydım ön saflarda verirdim bunun mücadelesini ama neyse ki en azından hemşerilerim imza toplayıp Tirebolu sahilini kurtarmışlar.



Tam 2215 km'lik tünel geçiyor Tirebolu'nun altından. Oraları kurtarmışız ancak bizim evin önündeki "T" mahmuzları beni çok üzüyor. Tünel bizim orda bitince, önümüze kocaman bir otoban hattını çektiler. O otobanı korumak için de koca koca "T" mahmuzları yaptılar. Tirebolu'nun T'leri diye avutsam da kendimi, Göreleli, Espiyeli, Beşikdüzülüler yapsın? Onların ne suçu vardı.



İlerde düzelmez, düzeltemeyiz ama harcamışız sahilleri, onu bir kez daha gördüm. Şimdi, havaların ısınması, güneyin daha da ısınması ile potansiyeli yüksek Karadeniz turizminde, denizi olmadan nasıl turist çekilecek? Neyse ki tüm rakiplerimizi bu şekilde elendi, denize girmek, yaylalı, bol balıklı, bol Tirebolu çaylı bir Karadeniz tatili geçirmek için Tirebolu tek uygun yer haline geldi.


Bekleriz efendim...