Friday, February 20, 2009

Ömür'den kandilli'den


Yazıya başlamadan önce Leman Sam şarkısının sözleri ;

Youtube'u açabilenler için " İstanbul'da bir Pazar" adında kayıtlı şarkısıyla beraber bir video ….
http://www.youtube.com/watch?v=4jdfxBcPEao

Kandilli - Leman Sam


Kandilli'de bir çilingir sofrası
Balık roka bir de yanında rakı
İnsan hali saza söze meraklı
Martı uyur şişe dibi görünür

Aman muhterem yaman muhterem
Bir muhabbet bin can demek
Buralarda eğlenmek

Denizde kürek
Karada direk
Rumeli'nde atar yürek
Süslü de bebek şarkı demek
Beyoğlu'nda gezer felek
Ah . beyoğlu'nda gezer felek

Marmara'dan esen yeller tez gelir
Etekleri yere değmez kız gelir
Aşıklara dünya işi vız gelir
Martı uyur şişe dibi görünür

Şarkıdan esinlenerek bu sefer de ikametgâhımızın bulunduğu İstanbul'un esrarengiz olduğu kadar sessiz de olan bu semtinden bahsedelim. Süslü de Bebek, Kandilliden de az da olsa bahsetmek gerek J
Yaklaşık iki senedir bu semtteyim. Ben anlatmadan tekrar eksisozluk yorumlarına başvuruyorum.

14. uykusunda bile yüzen bir boğaz semti . mehtabı sürükleyenleri meşhurdur.
15. istanbul bogazi'nin en guzel manzarasini sunduguna inandigim anadolu yakasi semti.

burada bogaz hafifce bir kivrilir, l veyahut da v sekli alir. boylece bulundugunuz tarafa gore ister bogazici koprusu'nu ister fatih sultan mehmet koprusu'nu tam karsidan, sanki bogazin ortasinda oturuyormuscasina izleyebilirsiniz. tercihimiz elbette fatih sultan mehmet koprusudur, cunku bir yaninda rumeli hisari'ni, diger yaninda ise anadolu hisari'ni barindiran koprumuz, bogazici koprusu gibi pavyon temali isiklandirilmamistir. kandilli iskelesi'nin kenarindaki tas platforma oturup ayaklarinizi bogaza dogru sallandirarak tam karsidan size dogru gelen gemileri seyredebilir, kafanizin icinde donup duran "bu sehrin bu kadar guzel olduguna inanamiyorum" loop'una kendinizi kaptirabilirsiniz.
Kandilli deyince benim aklıma hemen deprem gelirdi, büyük ihtimalle sizlerin aklına da o gelecektir. Babamız da deprem uzmanı İnşaat mühendisi olunca bize burayı uygun görmüş:) Ama bir süre burada yaşadıktan sonra şarkılardaki sözler daha bir anlamlı geliyor. Babam kusura bakmasın:)
14. maddede semt için yazılan " uykusunda bile yüzen boğaz semti" tanımı tam oturmuş. Evden iskeleye inişim 10 dakika ama çıkışım 1 saat sürüyor. Malum birinci vitese takıp yokuş yukarı çıkması o kadar da kolay değil, ne kadar da genç olsak daJ Ama denildiği gibi uykusunda yüzüyor, o kadar sessiz sakin uyuyor ki o yokuşta, bir tek aslan kesilmiş köpeklerinin sesini duyuyorsunuz.




Neyse o yokuşu daha da açalım, sonra da sizleri aşağıya indirip 15. Maddede bahsedilen İstanbul'un en güzel boğaz manzarasını yaşatmaya çalışalım. Dediğim gibi inişi 10 dakika. Ama o 10 dakika içerisinde eşsiz bir tarihe tanıklık ediyorsunuz. Köşklerin yanında, bildiğim kadarıyla çoğu kaçak olan villalar ve siteler mevcut. Köşkleri çok yakından görebiliyorsunuz ama bu kaçak yapılar o kadar izole edilmiş ki, yanına bile yaklaşamazsınız. Kapıdaki güvenlik görevlileri ve dikenli tellerin olduğu duvarlar ürkütür insanı.
Bu villalar yokuşun tepesinde . Sonrasında ağaçların sarmaladığı caddelerde, aralara sıkışmış köşkler önünüze çıkar. Eve gelen her misafirime tattırmaya çalışıyorum bu zevki ve her seferinde ben de ilk günkü kadar zevk alıyorum. Tarihini bilmesem de anlatıveriyorum mimarisini, geçmişini...
Daha da inince muhakkak ki bir film setine rastlarsınız burada. Ben 5 inişimin birinde rastlıyorum bu kalabalıklara. İşte buradaki sessizliği, bazı zamanlar dizi çekimleri bozuyor olsa da ayrı bir renk katıyorlar semtime. Hoş geliyorlar…
Yavaş yavaş iskeleye doğru kıvrılıyoruz. Bir kere bile buradan vapura binmek nasip olmadı ama kendisini izlemek ayrı bir keyif veriyor insana. Bembeyaz ahşaptan yapılmış bu iskele, yanına bağlanmış kayıklarla büyülüyor insanı. Gece İstanbul'un diğer iskeleleri gibi turuncuya boyanan rengiyle ayrı bir havada bizim iskele.
Buraya kadar gelmişken iskele dibinde olan " Suna'nın yeri"den bahsetmek gerekir. Suna abla sağolsun her geçişimizde selamlar bizi. Ama çok dert çekmiş, ben bahsetmeyeyim hemen eksisozluk'e imdadımıza yetişsin:)
2. o cami orda olduğu sürece ruhsat meselesini halledemeyeceği için içki servisini binbir taklayla yapmaya devam edecek müessese
6. yazin ortasinda adami hasta edecek kadar serin mekandir. mutlaka bir hirka ile gidilmelidir. suna hanimin da ellerinden öpülmelidir.
7. bardağın etrafı peçete ile kapatılmış iki duble rakı, dandik bir salata, kalamar, karpuz-kavun ve bir porsiyon mezgite 90 ytl hesap çıkartan mekan. sırf 60 ytl manzaraya yazıyor amcamlar herhalde.
Tamam doğru çok pahalı hizmetleri olduğu, hatta ruhsat alamadıkları için içki dolu bardakları peçete ile sarıp verdikleri… Zaten onun içindir ki oradan sola doğru kıvrıldığınızda mekânın müdavimleri, oraya kurdukları seyyar masalarıyla karşılarlar sizi. Balığı sahilden tutup, hemen ızgaralarına koyup, rakılarıyla İstanbul'un bu eşsiz manzarasını izleme alternatifini yaratmışlardır orda. Türk milleti, boşluğu görünce affetmiyor:)
Sola doğru dönünce dedim ya, işte bu sahil İstanbul'da yalıların önüne yapılmış tek uzun, halka açık olan rıhtımdır. Herhalde bu köşk sahipleri çokça mücadele etmişlerdir belediye ile, ama yalıları bir sade İstanbullu olarak bu kadar yakından izlemek burada nasip oluyor insana. Onlarca balıkçıyı görürsünüz orda, sabahın erken saatlerinde hazırlanmışlardır kilolarca istavriti, kıraçayı tutmak için. Akşama doğru da alırlar poşet dolusu balıkları… Bazısı kalır orda, dediğim gibi alternatif eğlencelerini kendilerince hazırlamışlardır.






O kaldırım şeklinde olan, yalıların önündeki rıhtım, bayağı bir uzundur. Sonuna geldiğinizde, İstanbul'un bence de en güzel manzarası karşılar sizi. Neden mi? Herhalde kıtaları birbirine bağlayan iki köprüyü aynı anda başka yerde göremezsiniz. Burası kişisel olarak benim dinlenme mekanımdırJ Dinlenme dediğim azıcık gürültü çıkarınca yalı sahipleri uyarıverir sizi. Bir de sesnörlü lambalar koymuşlardır ki, kıpırdadığınız anda o güzelim manzara bir yana kalır, etrafınız projektörlerle apaydınlık oluverir. Kıpırdaman izleyiniz :)
Yine uzattık. Şarkıyı dinleyince bir iki kelam edeyim, bu haftayı da yazmadan boş geçmeyim dedim.
Umarım bu kadar tanıtımdan sonra bir İstEMbul'u burada yaparız.
Ha bu arada listEM üyelerinden birkaçına Suna Abla'nın yerinde şans eseri rastladığım da olmuştur. İsim de veririm, merak edenleriniz vardır belkiJ
iyi geceler....

Monday, February 02, 2009

ömürden bir tarlabaşı hikayesi....

İstanbul'u gezmeye doymak mümkün mü? Benimkiler planlı olmuyor ama boynumuza asılı bir dijital fotoğraf makinası ve bir şekilde gitmemiz gereken yerler olunca yollarda bile anlatacak çok şey çıkıyor bu eşsiz şehirde. Keşfetmek hiç mümkün değil ama yine de keşfedilen az kısım hakkında yazmayı deneyelim bakalım….

Bu seferkinin hikayesi diğerlerinden farklı. Bir seminer (sonraki bir yazıda değineceğim) için gittiğimiz İTÜ Maçka kampüsünden ayrılırken arabamızın polisler tarafından çekildiğine şahit oluyorz. Bir heyecan basıyor bizi tabi haliyle. Ona sor buna sor derken arabanın dolapderede bir otoparka çekildiği bilgisini alıp hemen taksiyle oraya doğru gidiyoruz. Araba, orda sessiz bir şekilde bizi beklemekte. Bu arada ilk defa bu araba çekme, ceza ödeme, koşturma olayına şahit oluyorum. İlginç bir olaymış. Hele de arabaların bulunduğu otopark, klübeden dönme, içerde telsiz seslerinin döndüğü merkez şahane idi. İçerde malumunuz üzere fotoğraf çekemedim ama dışarınınkiler var. Zaten biz ordayken, tüm ekip kadro halinde bir olaya doğru gittiler, oranın neresi olduğunu bilmeyen bir insan, acil bir yangına veya büyük bir olaya doğru gidiyorlar zanneder. Yani ben orda olaraktan biliyorum, tek bir araç çekiciyle acele bir şekilde nasıl veya hangi bir olaya gidilebilir ki? Neyse konumuz bu değil.



Arabayı aldık, tam binerken, Dolapdere tarafında iki kulesi olan ilginç bir kiliseye gözüm ilişti. Dedim ben gelmiyorum, şu kilise tarafına gidip bir bakayım merak ettim. Saat 5 suları, malum böyle bir semt için bir iki saat sonrası pek de tekin olmayabilir. Arkadaşlar, "Ömürden sana daha çok ihtiyacımız var " diyerekten espri mahiyetinde uyarı yaptılarsa da atladım girdim mahallenin içlerine doğru. Açıkçası ne zamandır o bölgeyi incelemek istiyordum. Tamam, saat ve havanın bozukluğu açısından çok da doğru bir zaman değildi ama denemeye değerdi.

İlk defa gördüğüm kilise, Evangelistra Rum Ortodoks kilisesiymiş. Açıkcası o bölgeden çokca geçmiştim ama ilk defa gördüğüm bu tarihi kiliseden etkilenmedim desem yalan olur. Çoğu dini yapı gibi, bu kilisenin de etkileyici bir mimarisi var. İçeriye girmeye çalıştım ama kapılar kapalı. Şöyle bir etrafında dolanıp , fotoğraflar çektim.

İnternetten baktım pek bir bilgi bulamadım. Sadece İstanbul valiliğinin sitesinde bulunan bir albümü var.

http://galeri.istanbul.gov.tr/Default.aspx?tabid=70&qMMG=grazlkfgooa1p5esjuqbdcc&qCatID=50&language=tr-TR


Asıl hikaye bundan sonra başlıyor. O bölgeden yukarıya doğru gittiğimde kendimi tarlabaşının içinde buldum. Hava giderek kararmaya başlamıştı. Belki öyle değildir ama anlatılanları düşündüğümde pek de tekin olmayan bu bölgeye, hele de o saatte girmek cesaret midir bilemem ama ben severim macerayı, atladım girdim bu esrarengiz semte.

İstanbul'un diğer semtleriyle karşılaştırıldığında farklı bir semti burası. Tarlabaşı neden denmiş onu bilmiyorum ama eksisozlukten bakıldığında duyduklarımdan farklı bir şey yazılmadığını görmüş oldum.

2. apartmanların arasında gerili çamaşır ipleri ve üstündeki çamaşırlarla ünlüdür. tek başına tarlabaşında dolaşmak pek tekin değildir-gerçi çok kişi olmanızda size bir yarar sağlamaz- ama yinede insan tarlabaşını bir kez görmeli.
(doris decker, 01.06.2000 15:30 ~ 18.11.2000 19:36)

3. istanbulun ucuz uyu$turucu merkezi... tehlikelidir...
(huzursuz, 01.06.2000 15:42)

4. icinde sahane isimli sokaklar barindiran (sakiz agaci, kadin cikmazi gibi...) eskiya ve agir roman gibi filmlerin cekildigi enteresan bir o kadarda sahane istanbul semti..
bir ankarali olarak sadece istiklal caddesinin hemen arkasinda diyebilirim...
(yumusakca, 11.02.2002 16:50)
Tehlikeli sıfatı çokça vurgulanmış, ben de öyle algılamışım ki ayrı bir heyecan ve endişe ile gezdim sokakları.


Sözlükte de bahsedilen binalar arası asılan çamaşırlar en etkileyici yanıydı gezinin. Sanki İstanbul şehrinin ana çamaşır makinası burası. Millet sanki sabahtan akşama çamaşır yıkıyormuş gibi her sokak arasında, binalar arasına gerilmiş iç çamaşırından, çoraba, etekten nevresime farklı farklı boylarda, farklı farklı renklerde çamaşırlar asılmış. Fotoğrafladık doğal olarak ama dediğim algıdan dolayı sanki gizli kameraya çeker edasıyla , hızlı bir şekilde çektim fotoları. Hatta fotoğraf makinamı ipinden elime doladım ki , biri aniden almaya kalktığında çalamasın elimden diye. Neyse, fotoğraf çekmeden anlamam, hızlı çekim sonunda çıkan bu garip fotolardan dolayı özürler.

Aralara daldıkça daha da çok incelemek daha da çok aralara dalmak istiyorsunuz bu semtte. Maceraya atılmak ya , gözlem yapmak ya işimiz, ben de dalıyorum ara sokaklara. Neler var neler… İçerisi tıka basa dolu kahvehaneler, tornacılar , tamirciler ve çicekciler. Bir ara binanın birinin kapısından iki şişmanca bayan sesleniyor bana. Bayan olduğunu anlamaya birkaç şahit lazım ama sese kulak vermemek elde değil. " gelsene canım , gel, gel " diyerekten çağrı yapıyolar bana. Ben görür görmez topuk J Topuk diyorum çünkü yavaştan ortamın jargonuna ayak uydurmak gerekiyor yazarken:)

Taksime doğru çıkan ana caddeye çıkıyorum. Sanki denizin dibinde nefessiz kalıp soluk almaya çıkan, sonra tekrar denize dalan dalgıçlar gibi. Ben de güven duygumu biraz daha arttırarak ana caddeden tekrar ara sokaklara dalıyorum. Her taraf çamaşır olur mu kardeşim. Hele de havanın bu kadar kötü olduğu bir zamanda nasıl kurutuyor bu insanlar çamaşırları. Hiç birbirine karışmıyor mu adamların çamaşırları? İlginç görüntüler. Hatta bir ev, bırakın ipe asmayı, evin ferforjelerinin aralarının boşuk bırakmadan sıkıştırmış çamaşırları. Tabi burada büyük parça yerine çorap ve gömlek ağırlıklı küçük parçaları koyabilmişler. Evden biri çıkar da , " ne oluyor lan orda " der korkusundan fotoğraflayamadım ama umarım betimleme yeterli olur.

Yola devam ediyorum. Artık hava iyice karardı. Soluklanma mantığıyla ana caddeye ordan da Beyoğlu'na doğru giderken, çok sempatik bir murat 124'e rastlıyorum. Plakası da 55 olunca biraz memleket havası almak ve bu havayı sizlerle atmak adına fotoğraflayıveriyorum görüntüyü. Bu da bence ilginç bir görüntü oluyor. Lastik sibobundan çıkarttığım memleket havasını teneffüs etmeden ayrılmak yok tabi ki:)

Kafayı ilginç yapı ve kiliselerle bozunca, Taksim'in en ünlü kilisesi St. Antuan kilisesine uğramadan olmaz. Her uğradığımda farklı bir ülkede geziyormuşum gibi hissederim bu kiliseyi, kendimi bir an İstanbul'da turist gibi hissetmenin tadına doyum olmaz orda. Burası da ilginç yapılarından birisi İstanbul'un. İçeri giriyorum. İlk uyarıyı girer girmez alıyorum. Şapkayı çıkarır mısınız? Kapıda kocaman " Beyler şapka ile girmeyiniz" uyarısını görmemiş olan ben biraz mahçup bir şekilde şapkamı çıkartıyor olsam da hemen atlatıyorum bu durumu ve içerinin egzotik havasına kapılıveriyorum. İçerden fotoğraf yok. Başta fırçayı yiyince, tarlabaşından zor oluyor burada foto çekmek. Dış görünüşten fotolar ekte.

Çıkıyorum o esrarengiz, büyük kapısından. Sola dönüyorum, 10 senedir var olan (kapıdaki görevliye sorup öğreniyorum) ama benim ilk defa gördüğüm İstanbul Kitapçısında alıyorum soluğu. İçerde İstanbul hakkında tonlarca anı, gezi , fotoğraf kitabının yanı sıra, çokca farklı müzik cd'si mevcut. O müzik cdlerinden birini de içerde çalıyorlar. Yaklaşık bir saat elime gelen her tür kitabı inceliyor inceliyor, dalıyorum İstanbul'un tarihi alıntılarına. Hepsini bitirmenin imkansızlığını anlıyor ve keşke zaman olsa da daha da derinlerine dalsam diyorum. "Gazeteciler gözüyle İstanbul" ve "Keşfetmek için bak" tavsiye edebileceğin eşsiz eserlerden o kitapçıda.

Gece mekan keşfine çıkmayı sevdiğim Beyoğlu'ndan aktaracaklarım bu gecelik bu kadar. Ali Kırca!


Ömürden M. SEZGİN
http://omurdens.blogspot.com

Thursday, January 22, 2009

Bekle bizi İstanbul...


Bu sehri tonlarca anıyla anlatmak, tarif etmek, yasatmak, hele de bir cumleyle betimlemek hic mumkun degil. İcerisinde olsak da, biz bile doya doya yasayamıyoruz. Kısa kısa bugunku gözlemlerimi paylasayım....
Bugun ogleden sonra İstanbul'un Galata bolgesinden sonra en guzel yerleri biçtiğim Eminonu ve Karakoy'de kısa bir tur atma fırsatım oldu. Kadıkoyden yola cıktım. Amacım Karakoy'e gitmekti ama biraz aceleye gelmiş olacak ki o hızla Eminonu vapurunda buldum kendimi. Ziyan yok, o vesile ile tarihi Galata koprusu uzerinden Karakoy'e gecme ve doya doya o muhtesem İstanbul manzarasını seyretme fırsatını yakaladım. Hakikaten bu sehrin, trafik problemleri olsa da, verdigi bu guzel keyfe diyecek bir kelime bile bulamıyorum.





Vapur seyahatinden baslayalım. Kadıkoyden bindikten sonra vapur icerisinde , manzara izleyebilecek guzel bir yer arama sonrası, gozler vapuru takip eden, arada sırada simit attıgımız martılara takılıyor. Seslerini yazılı halde anlatmam pek mumkun degil ama denemek gerekirse "glak glak " diye peşimizden ucuveriyorlar. Atılan bir simidi bile kacırmak yok, sanslılar ki İstanbuldalar ve simidi kapma yetenegini en iyi şekilde edinmişler. Simit parcalarını kapma konusunda uzman olmus her bir martı. Ac kalmak bir yana , burda bayagı bir kilo da alıyorlar, uyarmam gerekir:)
Bu keyifli yolculugumuzun neşeli misafirleri martılar. Yol uzunca, 30 dakika suruyor. Uzun diyorum ama bir tarafta kız kulesi bir tarafta efsanevi topkapı sarayı buyuluyor insanı. Bitmesin diyor insan kendi kendine bu yolculuk. Ben de aynı sekilde bitişini bile gercek bir şekilde goremeden, tum yolcugu deklansore basarak fotograf makinamın objektifinden seyrediyorum. Martıların ve vapurun denizde suzulme sesi yetiyor o anı gercek olarak yasamaya, sahte bakıslar atsam da fotograf makinamdan....





Eminonune varıyor, kalabalık bir sekilde iniyoruz. Gurultu var,bagıran esnaf, doner ve kebap satıcıları, tarihi eminonu balıkcıları kalkalı yıllar olmus. Yasaklanmıs o eski kayıklardan balık satma olayı , ama bufelerden satıs devam ediyor. Ben yurumeye devam ediyorum. Galata koprusune cıkıyorum, yonum Karakoy. Malum bu anda insan manzaranın yanında bir de muzik olmasını istiyor. Telefonumdan radyoyu acıyorum,teknoloji sagolsun, ne tesadüf radyoda calan Edip Akbrayram'dan " bekle bizi İstanbul" sarkısı, gel de iyice etkilenme bu sehrin gizeminden.












Balıkcılar sarmıs dort bir yanı koprude. Biraz balık avı konusunda onlarla sohbet ediyor, yola devam ediyorum. Karsıda gizemiyle ve heybetiyle duran Galata Kulesi var. Uzaktan izlemesi amma keyifli, aynı kız kulesinin kendisini yıllarca uzaktan izlemesi gibi. Bu kız kulesi ve galata kulesi askının gizemine kapılıp yoluma devam ediyorum.











İstanbulu ozluyorum. Acıkcası İstanbulu ozlemeyi ozluyorum. Uzaklardan gelip havaalanında, "yaw hakikaten bu sehir farklı ve bu sehir benim ulkemden bir parca " demeyi, o mutlulugu ozluyorum. Seyahate cıkmayı, donup bu sehri kucaklamayı, uzaktan bu sehri dusunmeyi ozluyorum. Seviyorum, her turlu sıkıntısına , her turlu derdine ragmen....

Bugunku oykumu bu sehrin martılarıyla paylastım.... Bekle beni İstanbul ...

Omurden M. Sezgin
'04
http://omurdens.blogspot.com

Tuesday, December 30, 2008

Karadeniz'de pide keyfi

Bayram için Samsun’a gittiğimde, tekrardan eski günlerdeki gibi pidelerin yendiği bir Pazar günü geçirdim. Kısaca, bu lezzetiyle ülke genelinde bilinen Samsun Pidesi nasıl hazırlanır onun hikâyesini anlatmak istiyorum. Şunu da baştan söylemek de yarar var. Ne kadar Samsun pidesi desem de, bizim ailecek yaptırdığımız, uzun pide yerine kayık şeklinde yapılan Tirebolu pidesidir aslında.

Pazar günleri Karadeniz’de pide günüdür. Samsun’un doğusu bugün kalkar kalkmaz pide malzemelerini hazırlar ve fırının yolunu tutar. Samsun’un en ünlü fırını Cunhuriyet fırınına gideriz bizler. Pide içi hazırlanmış, kaplara konmuş. Çıkacak pide sayısı kabaca hesaplanmış ve fırın ustasına söylencek şekilde hazır hale getirilmiştir.



Fırında genelde mevcut müşteriler sohbet halinde olurlar. Genelde bayların iştirak ettiği bu ortam memleket problemlerinin tartışıldığı mekâna dönüşür. Malum sıra alınıp beklemeye geçilince, eve tekrar dönmeyen kalabalık orda sohbete dalmayı tercih eder. Benim için en güzel yanlarından biridir bu sohbetler.

Sıra gelene kadar, farklı tarzda pideleri görme şansınız olur. Pidesi hazır olan tepsisini ustaya uzatır, usta keser biçer doğrar, tepsiye koyar pideleri. Farklı tarzda ve şekilde diyorum çünkü, malum her yiğidin tad alması farklı. Köken Tirebolu olunca, uzun Samsun pideleri yerine bizim tarzımız kayık şeklinde hazırlanan, içinde kıyma veya peynir dışında başka şeyler olmayan tarzdır. Biz içine yağı, yumurtayı evde hazırlar, koyarız.



Bu pide hazırlama, sıra bekleme, sohbet muhabbet derken 1 saati alır. O arada sohbet dışında günlük gazeteler alınır, pide ustasının anıları da dinlenir. Ne kadar anım vardır o Cumhuriyet fırının taş fırınının önünde. Ey gidi günler… Ha bu arada taş fırın olmalıdır pidenin yapıldığı yer, yoksa o farklı tadı alamazsınız, yapmacık olur zira diğer elektronik ocaklarda. Hamuru da önemlidir ayrıca, bitme riski de vardır geç gidildiğinde. Erken gelen en güzel hamuru kapar.

Pidelerimiz 1 saat sonra hazır hale gelir. O arada usta küreğiyle birkaç kere dışarı çıkarır pideleri, kontrol eder, döndürür ki eşit oranda ve güzel kızarsınlar. Tamamen hazır hale gelince teker teker atar fırının önüne. Evde yağını yumurtasını içine koyacağımız için biz kestirmeyiz pideleri. İlk başta Samsun’da garip gelmişse de, bu alışkanlığımızı öğrenmiştir ustamız, sorun olmaz.

Tepsiye koyulan pideler, güzelce sardıktan sonra evin yolu tutulur. Eve de önceden telefon açılır, amaç gelir gelmez içine koyulacak ilave malzemeler hazır olsun ki hemen başlayalım yemeye. Zira soğuyan pideden tadı iyi bir şekilde alamazsınız. Neyse zaman kaybetmeyelim bu yorumlarla.



Eve gelir gelmez, içine hazırlanan yağda yumurtalar eklenir. Çaylar hazırlanır. Sofra tam kıvamında oturulmak üzere hazırdır. Muhabbet edilmeden başlanır yenmeye çıtır çıtır pideler. Çatal bıçak asla kullanılmaz. Malum yağı, yumurtasıyla biraz daha akışkan hale gelen pideler ağza götürülürken damla damla yağların tabaklara damlaması gerekir. İşte o an şahanedir. Tadın doruklara ulaştığı hazzı yaşarsınız yerken. Çayı da yudumlarsınız ardına, demeyin keyfinize. Kısa sürmez yemesi. Biter ikinciyi alırsınız. Tekrar içini doldurursunuz. Tekrar mideye.








Ardından olanlar, yerkenki kadar keyifli olmaz. Mide şişmiştir, haraket dahi etmeye üşenen bünye televizyon karşısına çöküverir. Belki bir gazete okumaya yeltenirsin onu da başaramadan yığılır kalırsın koltuğa. Sonra aileden biri birden gaza gelir ve dışarı çıkma teklifinde bulunur. Biraz yürümek şarttır artık o kadar yedikten sonra. Samsun sahilleri bu yürüyüşü bekler. Biraz deniz kokusu, biraz temiz hava derken atarsın kaloriyi. Züğürt tesellisi ama işe yarar.

Bir Pazar Samsun’da böyle geçer. Bekleriz bir gün misafirliğe….

Sunday, November 02, 2008

Haydi Türkiye İlerle- Istanbul'da bir Otobüs Hikayesi















Cuma günü Beylikdüzünden Kavacık'a muhteşem bir yolculuğum oldu. Elimden geldiğince paylaşmak istiyorum.

Malumunuz İstanbulumuzun iki önemli otobanı var. Birisi E5 , diğeri de E6 da denilen TEM (trans european motorway) . Birincisi ilk köprüye bağlanırken , diğeri ikinci köprünün ayağına götürüyor sizi. İşte böyle bir karar aşamasında , hızlı bir ulaşım için biz de boş olacagını tahmin ettiğmiz TEM üzerinden yola koyulduk. Öncesinde belediyemizin bangır bangır saga sola yazdıgı ve bilgilendirme yaptıgı IBB mobil uzerinden de yol testimizi yaptık. Dur kalk dur kalk , Levent sınırlarına kadar ulastık. Ortalama 25 km , 40 km , ve 50 km'ler derken Levent'e girişte ortalama hızımız 5 'e düştü. Ondan sonra ilgiç ve bir nokta da alışılagelmiş İstanbul trafiği maceramız başladı. Gidemiyoruz , yani araç ilerlemiyor. Serit değiştiriyoruz , ordan öbür tarafa kayıyoruz yok. Aralara giriyoruz yine yüzlerce araba yerinde sayıyor. Ortalama km 0'ı buldu... (Bkz. Resim 1 , su kaynatan arabalar, Resim 2 trafikte ilerliyoruz

Malum araç sahibi arkadaşın, mecburi aracı hedefe götürmesi gerekiyor. El mahkum arabada bekleyeck. Bendenizin öyle bir sıkıntısı olmadığı için arabadan inip, ikinci köprüden geçeck bir otobüse atlama alternatifini gerçekleştirme yoluna koyuluyorum. Ayıp oldu ama atlayıp çıkıyorum arabadan. Durağa geçtiğimde hayatımda görmediğim bir durak kalabalığıyla karşılaşıyorum. Yaklaşık 200-250 kişi iş bankası genel merkezi önündeki durakta aynı otobüsü beklemekte ve otobüs bir türlü gelmiyor. Benzer durumları sabahları Kavacık -Kozyatagı arasında , otobus seferlerinde yaşanan sıkıntılı günlerde de , görmüştüm ama bugünkü manzara akşam karanlıgında bir garip geliyordu. Sanki bedava ekmege , yiyecege saldırır gibi insanlar gelen otobüse binme telaşıyla peşinden koşuyorlar kapıya yapışıyorlardı.

Aç aç , şöför kapıyı aç . Bunun halk otobüsleri açısından anlamı , aç kapıları da tüm kapılardan içeri girelim. (bkz. resim 3) Sonrası malum içerde akbil , para trafiği. Arkadan onlarca adam binip, göndermeye başlayınca , şöföre ve akbil otomatına en yakın adamın mesaisi başlıyor. Arkadan binen adam , otobüsteki yolcular vasıtasıyla parasını , akbilini gönderiyor , öndeki gariban vatandaş 5 saniyede bir kart basarak kendisine atanan bu görevi yaklaşık 5 dakika boyunca icraa ediyor. Sade akbil olsa yine iyi, akbiller anahtarlıklarla beraber geliyor ön tarafa. Şıngır , mıngır , milletin ev , dükkan anahtarları , her stilde anahtarlıklar vs. Sonrasında elindeki akbillerin takıldıgı bu anahtarlıkları gerisin geri tekrar yolcular vasıtasıyla iade ediyor. Ne zor , ne gereksiz iş bu gerçekten. İstanbulda otobus kullanmaya başladıgım ilk zamanlarda, sabahları bunu bizzat yaşadım , malum otobüsün kapısına tam yapışamayıp en son binince , şöförün yanından ön cama yapışıp , bu basma görevi için en ideal adam oluyordum.Ding ding , ding ding (akbil basma sesi) 10-15 akbil basıyodum gunde...iyi iş :)

Sonrasında bu işi öğrenip, otobüs gelmeden gardımı alıyor ve en önce binenler arasında oluyordum ama bu akşam önce binmeyi bırakın , otobüse binmeyi beceremedim. Ne sıra var ne düzen var , otobüsün ışıklarını gördüğü anda duraktaki 200 kişi otobüsün duracağını tahmin ettiği yere göre bir ileri bir geri gidiyor. (bkz. resim 4) Adeta beyzbol topunu bekleyen , topu tutmak adına saga sola kıvrılan bir sporcu gibi , fakat bu topu yüzlerce kişi beklediği için otobüsün durduğu yerde bir kargaşa bir arbede oluyor ki sormayın. Şöför de bunu biliyor , onun gözüyle inanın duraga bakmak , yalandan durur gibi yapıp kendimi eglendirmek isterdim. Sahane bir sey olsa gerek. Belki de yapıyordur....Malum adam tum gun bu stresi cekiyor , hakkı canım...

Aç kapıyı aç, aç da girelim naraları devam ediyor. Belediye otobusunde bu durum halk otobusune benzemiyor, her kapıyı açma olayı burda sökmüyor tabi. Bir kapıya abanmak zorundasınız. Malum arkadan , ortadan girip , para ve akbil gonderme işini gariban şöför tek başına üstelenemeyecegi için , herkesin ön kapıdan , akbillerini kendi basarak girmesini istiyor. Haklı adam.Ama görseniz kral gibi de durakta, ben bile hastası oldum, lütfen aaaaaç ... Bugün az kaldı belediye şöförünü vatan haini ilan edeceklerdi . Adam açmıyor kardeşim. Neyse bizim vatandaşımız her türlü olaya adapte oluyor. O daracık kapıdan bir yığılmaya başlıyor ki sormayın. Aynen onlarca kişi kapıya yapışıyor. Sıra yok , kim araya kaçar da o delikten girme şansı bulursa içeriye giriyor. Millet birbirini itiyor . Bayanlar bir süre bu kalabalığa girmek istemeyince kapıdaki mücadele erkek sporu haline dönüşüyor ki o zaman laf atışmaları da başlıyor. Bugünkü ilk denememde tam bana sıra gelecekti ki , otobus kapı acık haraket etmeye başladı. Benzer, yaşanan durumlardan.... Bu arada önümdeki adam da tam binebilmiş değil, ısrarla kapıyı tutmuş, içeriye giremiyor. Ben de başlıyorum adamı sırtından itmeye , duraktakiler arasında mizahi bir ortam oluşuyor , gülmeye başlıyorlar .Ben adamı çekiçle çiviye vurur gibi , ite ite otobuse bindirmeye çalııyorum . yok !Yaw kardeşim şöför birazdan kapıyı kapatacak, Yoo adam ısrarlı, bindi ya bir kere... Sen kapat sen kapat diye sesleniyor şöföre . Şöför için hava hoş, nasıl olsa harakete geçti , kapıyı da kapatmaya başlıyor. İnsanımız öyle bir yap boz gibi ki , kapı kapandıgı anda , kapılardan taşan yolcular birbirlerine geçiveriyor, sorun kalmıyor. İnanmak elde değil ...

Yaklaşık 2 otobüs denemden sonra , 3. de ben de amacıma ulaşıp içeriye adım atabiliyorum. Halk otobusu ve on cama yapısan , akbil otomatının onundeki en genc adamım. Buyrun burdan yakın , tum kapılarından milletin akın ettiği halk otobusunde , kart gondermeler başlıyor. Anahtarlıklara takılı şıngır şıngır ilerleyen akbiller elime ulaştı , kaçış yok , teker teker basacagız kartları el mahkum. Tam bir iş, 7-8 dakika alıyor. Bitenleri geri iade ediyoruz...

Bu arada bendenizin elinde 1 canta , sırtında dizüstü bilgisayar. Diğer elimde akbiller , paralar vs. Ayagımı koyacak yer yok ama bu cantaları da sıgdırabilecek bir yer yaratıyorum kendime. Otobüs o kadar dolu ki , elimle bir yerlere tutma ihtiyacı bile duymuyorum.Sagolsunlar o kadar sıkışmışlar ki , benim icin hazırlanmıs kalıp icine girmiş gibiyim. Adeta ayakta bekleyen kundaklanmıs bebek gibiyim :) Bazı aralar , dur kalktan sallanıp , ondeki arkadakini rahatsız ettiğim durumlar oluyor ,işte o aralar normal demire uzanamadıgım icin , kaptan şöförümüzün koltugunu tutuyorum. O arada yine şöföre yapışık vaziette duran polis bey beni görüyor, kardeş beni tut beni diyor. Adamın kolunu , kafasını tutamaç olarak kullanmaya başlıyorum. Baktık , tutunacak yer var , çantaları da yerleştirdik, daha ayrıntılı anlatmak adına fotograf makinamı çıkartmaya yelteniyorum. Başarılı da oluyorum , başlıorum otobusu cekmeye. (Bkz. resim 5)

En dikkat çekici cümlelerden biri " Türkiye ,lütfen geriye doğru ilerleyiniz". (bkz resim 6) Hakikaten ulaşımın bu noktaya geldiği durumda , ülkenin ileriye doğru ilerlemesi çok mümkün mü? O zaman durmak yok yola devam ediyoruz. Biliyorsunuz emniyet şeritleri olayı başladı istabulda. Bizim otobüs için emniyet şeridi uygulaması mı ? O da ne? (bkz resim 7)

Gişelere yaklaşık yarım saat sonra ulaşıyoruz. Otobüsümüzde OGS falan yok. Bir de seçtiğimiz gişede KGS bozulmuş mu ? Şöförümüz tarzan edasıyla gişe görevlisine parayı uzatıyor(bkz resim 8) , ve başarı ile köprüye giriş yapıyoruz.

Bu arada kapı girişine son dakikada binen , kapı camlarına sıkışık vaziyette duran teyze , "şöför bey , kalöriferi kapatın " demez mi? Zaten insanlar gergin. Teyze ne kalöriferi bu sıcakta , 40 kişilik otobuse 95 kişi binersen , çıkan nefeslerden kalöriferi bırak cehenem etkisini hissedersiniz. Zaten otobüse bindigimde oyle bir nem ve sıcak vurdu ki yuzume , sanki hamama giriyoruz. Hoşgeldiniz , peştemal ve hamam tasınız yan tarafta:) Şöför başta teyzeye sinirleniyor , sorasında sakinleşiyor. Enterasan olan noktalardan biri , "şöförle konuşmayınız" olayına rağmen , şöför bizden daha çok konuşuyor. 5 dakikada benle muhabbet etmek zorunda kaldı ,elde foto , bir yerleri tutmadan sallanıp durunca, bazı uyarılarla karşı karşıya kaldım tabiki ....

Otobus kopruden hızlıca geçiyor ve Kavacıka ulasıyor. Kavacıkta bizi bir tabur insan bekliyor. Otobus gelse de binsem diyen benzer yuzlerce insan. O anda otobusun icinden , inecek bir yolcu edasıyla baktıgımda korkuyorum. Arkaya ilerleyemiyorum , onden inecegim. Eeee sofor , bir de arka kapıları acmaz ise , inenlerle binecekler birbirine yapısacak. Geliyoruz duraga , bekleyenlerin gozleri fal tası gibi acılıyor. Bir tabur insan yavas yavas haraketleniyor. Acaba otobusumuz nerde duracak diye hazır kıta beklemedeler. Yavaşlıyoruz, otobuse yapışıyorlar , bizle beraber ilerliyorlar...ve duruyoruz , kapı açılıyor. Hoşgeldin Ömürden kavacıga. İnemiyorum , millet de binemiyor. Yaw kardeşim acın da inelim. Sürtüne sürtüne atıyorum kendimi otobusten. Kavacıktakiler biraz daha hırcın , belediye otobusune actırtıyorlar diger kapıları da , Allah yardımcıları olsun. Hele de benim yerime gecen akbilci yolcuya ...

Nefes almak , dısarıya cıkmak ne guzel duyguymus!

Leventten Kavacıga bir duraklık , belki de 5 dakikalık yolculuk , 45 dakikalık ve 10 paragraflık bir hikayeye donsuyor. Devamı da gelir ama istanbul trafigi gibi daha da uzatmaya gerek yok, burada keseyim simdilik.

Gecen sene de benzer trafik olaylarını hatta cozum onerilerini tartısmıstık. Bu sehirde o kadar cok hikaye var ki :) Cozulene kadar devam anlatmaya!

İstanbul guzel ammaa aaa , trafigi pek yaman .

Haydi Turkiyem ilerle ... Arkaya dogru ilerle de onden rahat rahat binelim otobuse...

iyi haftasonları





Friday, October 17, 2008

ListEM dünyaları paylaşıyor-GezerEM













ODTÜ'lü Endüstri Mühendisliği mezunları TecrübEM tecrübesinden sonra şimdi de "Dünyaları Paylaşmak" adına GezerEM projesiyle ortak çalışmalara başladı.

İlk toplantı , İstanbul ODTU mezunları derneğinde

1-Ömürden Sezgin
2-Bilal Özerol
3-Feridun Sarıhan
4-Gözde Akyol
5- Esra Uysal
katılımlarıyla , keyifli bir akşam sohbetiyle gerçekleşti.















Toplantı fotoları

Proje brifinin hazırlanmasının yanı sıra , projenin gerçekleştirilmesi adına yol haritası , ve görev dağılımları yapıldı.

Yeni öğrencileri GezerEM için bu bilgi birikiminin gücüne ve motivasyonuna inançları sonsuz. Bu sene onu da Haziran ayında mezun edip , bu işi geleneksel hale getirmek , Türkiye'de yeni bir örnek proje daha gerçekleştirmek istiyorlar.

Yazılarınızı bekliyoruz...

25 Kasım 2008- Yazı önerileri ve özetler
13 Şubat 2009- Yazıların teslimi

iletişim : gezerem@gmail.com

Sunday, August 31, 2008

TecrübEMlerini anlattılar

















Hurriyet IK-31 Agustos 2008

Siyaset ve iş dünyasından 50 ODTÜ’lü Endüstri Mühendisi bir araya gelip iş ve özel yaşantılarından kesitler sunan TecrübEM kitabını yazdı. Herkes kendi kariyer hikayesini, ODTÜ’lü ve endüstri mühendisi olmanın avantajlarını, endüstri mühendisliğinin o zamanki algılanış şeklini, kariyer hikayelerini ve anılarını anlattı.

Bir senelik bir çalışma ile Haziran sonunda basılan kitap, hayata ve kariyere dair tavsiyelere ihtiyacı olanlara ve endüstri mühendislerinin ne iş yaptığını merak edenlere hitap ediyor. Marka Danışmanı ve TecrübEM Yayın Kurulu Üyesi Güven Borça ile TecrübEM’i ve Endüstri Mühendisliği mesleğini konuştuk.

ODTÜ’lü elektronik mühendisleri olarak bir araya gelip tecrübelerinizi kitaplaştırmaya nasıl karar verdiniz?

Bunda ODTÜ’lü Endüstri Mühendislerinin sanal paylaşım ortamı ListEM’in payı büyük. On yıl önce bölüm hocalarımızdan Erol Sayın tarafından kurulan ListEM, internet olanaklarını etkili bir biçimde kullanarak çok güçlü bir iletişim ve etkileşim ortamına dönüştü. Şu an 1.700’ü aşan üyesiyle, ListEM mezunlarının yarısından fazlasının günlük olarak iletişim içerisinde olduğu bir platform durumunda. Bu topluluk, çok sayıda alt grup üzerinden etkinliğini hızla geliştiriyor. Topluluk bu 10 senelik zamanda, kendi içinde, birçok alt marka, birçok ortak ürün yarattı. ListEM’in dışa açılan yüzü ve toplumun diğer kesimleriyle irtibatta olmasını sağlayan e-ortamı SistEM, İstanbul’daki mezunların, 6 senedir kesintisiz olarak her ayın üçüncü salısı, ortalama 60 kişiyle, İstanbul’un farklı mekanlarında organize ettiği ve buluştuğu İstEMbul’lar (İstanbuldaki Endüstri Mühendislerinin Buluşması) ListEM’in bu zamana kadarki ana iki ürünüdür. Bu buluşmalar sadece İstanbul’la sınırlı değil, birçok büyük ilde de yılda birkaç kez yüksek katılımlı buluşmalar yapılıyor. TecrübEM de, bu oluşan yararlı bilgi birikiminin ve yaşanan tecrübelerin paylaşılması fikriyle yola çıkılarak, ListEM’in son ve gözde ürünü olarak hayat buldu. Her ürünümüzün son iki harfini EM yapmak da bir tür markalaşma çabası.

Fikir kimden çıktı?

Kitap fikri, genç mezunlardan Ömürden M.Sezgin’in neden bir kitap çıkartmıyoruz mesajı ile başladı, benim de yer aldığım, Bahadır Akın, Nezih Yaşar, Erol Sayın ve Gencer Özkazman’dan oluşan yayın kurulunun emekleriyle hayata geçirildi. Politikacısından akademisyenine, yöneticisinden yeni mezununa, gezgininden sanatçısına birçok ODTÜ’lü Endüstri Mühendisi’nin yararlı bilgi birikimlerini yazılı hale getirme ve toplumun diğer kesimleriyle paylaşma olanağı oluşturan ortak bir ürüne dönüşmüşmenin yanında, ODTÜ burs fonuna gelir sağlayan bir sosyal proje haline de geldi. Proje, daha iyisini bulursak, adını değiştireceğimizi varsayarak "tecrübEM" kod adıyla başlamıştı. Geldiğimiz noktada öyle alışmıştık ki; değiştirmeye gücümüz yetmedi. TecrübEM’i basıp raflara koyduk.

Kitap hikayelerini yazan kişiler nasıl belirlendi?

Kitapta yazar olma tamamen gönüllü idi. Bu projeye geçen sene ağustos ayında hedefimize yönelik hazırladığımız bir brifi ListEM’le paylaşarak başladık. Amacımız çeşitli sektörden, çeşitli dönemlerden, çeşitli hayat hikayelerinden oluşan renkli bir paylaşım kitabı oluşturmaktı. O nedenle yazar seçimi açısından bir kısıtlamamız olmadı. Her türlü destek vermek isteyen mezunumuz kitapta yazma şansı buldu. Tabii ki yayın kurulu gelen tüm yazıları kabul etmedi, elemeler yaptı.


Aksiyon bekliyorlar
Siz ODTÜ’lü olmayı, ODTÜ Endüstri Mühendisi olmayı nasıl tanımlıyorsunuz?

ODTÜ’lü olmayı bir cümleyle tanımlamak gerçekten zor ama benim açımdan baktığınızda, ODTÜ’lü olmak sosyal sorumluluk sahibi olmak, örgütlü bir mücadele içinde etrafta olup bitenlere tepkisiz kalmamak ve topluma faydalı olmak için özveri ile çalışmak demek. ODTÜ’nün geçmişinden gelen bir kültürü ve mirası bu aslında. Bu noktada, örnek olabilecek birlikteliği yaratmış olan ODTÜ’lü Endüstri Mühendisleri de meslektaşların oluşturduğu bir mezun grubundan çok, ODTÜ kültürünü en iyi şekilde devam ettiren, tartışan, sosyal fayda yaratan, başarıları ile ülkeye ve dünyaya yarar sağlamaya çalışan bir sosyal topluluk olmuşlardır. Bu açıdan ODTÜ’lü Endüstri Mühendisliği bölümünün bir parçası olmak hem topluma hem de ülkeye faydalı, bilinçli bir birlikteliğin parçası olmak demektir.

ODTÜ Endüstri Mühendisliği’nde okumanın size kattığı en önemli değer neydi?

Sistem yaklaşımı ve sistem düşüncesi, endüstri mühendisliği eğitiminde kazandığım en önemli iki olgudur. Bu iki olgu, diğer mühendislik disiplinlerinden, endüstri mühendisliğini farklılaştıran, benim de tüm iş yaşamımda en büyük fayda sağladığım noktalardandır.

Siz ODTÜ’ye girdiğiniz dönemde endüstri mühendisliği meslek olarak ne kadar biliniyordu? Mesleğin şimdiki algılanışı nasıl?

Ben ODTÜ’ye girdiğimde (1980) endüstri mühendisliği mezunları iş hayatında yeni yeni kendilerini hissettiriyorlardı. Kitapta da yetmişli yıllarda mezun olan meslektaşlarımızın yaşadığı ilginç anılar mevcut. Açıkçası o günden bugüne büyük gelişme gösterdi ve bugün endüstri mühendisleri, özellikle de arkasında ODTÜ markası varsa hem endüstrinin, hem de memleketin ciddi beklentiler içinde olduğu bir meslek grubu haline geldi. Ülke insanları karamsarlığa kapıldıkça ODTÜ’lülerden yeni aksiyonlar bekliyor. Böyle bir güven ve beklenti sağladığımızı düşünüyorum. Aslında bunu hayatın her alanında önemli başarılar kazanmış mezunlarımız yarattı. Kitapta da yer alan Ali Dinçer, İlhan Kesici gibi politikacılar; Turgut Uzer, Hasan Yılmaz, Çağlayan Arkan gibi yöneticiler; Cemalettin Taçcı gibi düşünürler, sanatçılar, sivil toplum gönüllüleri toplumda belli bir güven yaratıp, renkli bir kitle oluşturdular.

ODTÜ Endüstri mühendisliği mezunları şimdi ne yapyor? Hangi alanlarda çalışıyorlar?

Klasik tanımıyla, endüstri mühendisliğinin çalışma alanları eskiden üretim faaliyetleri ile kısıtlı idi, ancak günümüzde endüstri mühendisliğinin ilgi alanına her türlü sistem içerisinde yer alan insan faaliyeti giriyor. Bu açıdan, günümüzde çok çeşitli alanlarda çalışma ve fayda yaratma şansını bulmuş bir disiplindir. Seçkin kamu kuruluşlarında mezunlarımız sorumlu mevkilerde çalışıyorlar. Bunun yanında mezunlarımızın kısa sürede yönetim kademelerine yükseldiklerini veya kendi işlerini kurduklarını görüyoruz. Bir bölümü de çalışmalarını Türkiye’nin ve dünyanın önde gelen seçkin üniversitelerinde öğretim üyesi olarak sürdürüyorlar.


Güven Borça kimdir
ODTÜ Endüstri Mühendisliği mezunu olan Güven Borça (46) iş yaşamına Eczacıbaşı İpek Kağıt’ta başladı. Önce Ürün Geliştirme Mühendisi, daha sonra Ürün Sorumlusu olarak görev aldı. Colgate-Palmolive şirketinde 6 yıl Ürün Müdürü, Grup Müdürü, Pazarlama Müdürü pozisyonlarında görev aldı. Öte yandan Colgate-Palmolive’in global eğitimcileri arasına katıldı, bu konuda yurtdışında kurslar gördü. 1991’de marka konulu ilk makalesini yayımladı. 1997 yılından bu yana marka danışmanlığı yapan Borça, Markam AŞ’nin kurucu ortağı ve yöneticisi.


Endüstri mühendisi ne iş yapar
Endüstri mühendisliği en bilinen tanımıyla, ’zaman, mal ve hizmet üretiminde para, insan gücü ve diğer kısıtlı kaynakların en verimli biçimde kullanılmasını amaçlayan mühendislik dalı’dır. Bir değer yaratmak amacı ile üretim ve hizmet sistemlerinin tasarlanması, oluşturulması, geliştirilmesi; tedarikçilerin, paydaşların, müşterilerin ve toplumun memnuniyetine dönük olarak işletilmesi, yönetilmesi için analiz, planlama ve modelleme tekniklerinin öğretildiği bir disiplindir.


En başarılı oldukları alan yönetim
Endüstri mühendisleri insanın olduğu her bir sistemde görev alma, fayda yaratma şansı buluyorlar. Bu, politikadan enerjiye, bilişimden üretime kadar birçok alanı kapsıyor. En başarılı olduğu veya başarılı olması gerektiği alan belki de yönetim ve yönlendirme konusundadır. İyi bir sistem analisti ve model tasarımcısı olan endüstri mühendisleri, yaratıcı ve araştırmacı yönleriyle belki de en çok bu konuda ülkeye katkı sağlamalıdırlar.

Wednesday, July 16, 2008

KahvEM'de imza günü



Bu gece , her ayın 3. salısı yapageldiğimiz İstEMbul buluşmalarından birini yerine getirdik. Kahve sohbeti ile dolu gecede , gerçekten keiyf dolu alar yaşandı. TecrübEM yazarlarının katılımıyla ,imza şölenine dönen gecede hoş sohbetler , yeni projeler konuşuldu. Çok güzel bir geceydi...

Bu arada TecrübEM'in de artık bir blogu var. Her türlü gelişmeyi burdan takip edebilir ve kitap hakkındaki yorum ve önerileri burdan toplayabiliriz.

Tecrubem Blog

iyi geceler , bol kahveli günler...