Monday, March 05, 2007

Yeni yerlere yelken açtım..6. seri

Uzakdoğu keşfimin 6. ayını tamamlamış bulunmaktayım ,bu aslında plana göre son ay anlamına geliyor. Yavaş yavaş , tekrar düzene oturma , tekrar iş hayatına dönme zamanı geldi demek oluyor. Peki , bu maceraya veda nasıl gerçekleşiyor, neler yaşanıyor ondan bahsetmek istiyorum bu yazıda.

Öncelikle bu son dönemde , tanıştığım doçent ve girişimcilik dersindeki öğrencilerle beraber yaptığımız ortak çalışmalar hakkında yazayım. Bilindiği üzere bir dönem boyunca burda , Tayvan’ın kaynaklarını nasıl daha iyi tanıtım için kullanabiliriz üzerine çalışmış ve elimizden geldiği kadarıyla bu bölgenin uluslarası firmalarıyla kontağa geçmeye uğraşmıştık. Bu noktada ,Asustan sonra BenQ ve Acer’la da aynı şekilde görüşme ve konuyu onlara da açma şansı yakaladık. Sunumlar , görüşmeler olsun , uzakdoğu iş yaşamı hakkında az da olsa bir bilgi birikimi yakalama şansım oldu. Dakiklikk ve düzen konusunda Avrupalılar kada olmasa da bizlerden de daha iyiler diyebilirim. Çalışma ve sosyal yaşam açısından bizlere göre daha fazla ve yoğun bir yaşantıları var. Bu verimsizlikten dolayı mı yoksa çok çalıştıkları için mi böyledir onu bilemiyorum, ancak toplamda 5 günlük yıllık izin ve ortalama 1200 dolarlık mühendis maaşlarıyla gerçekten ağır çalışma şartlarının olduğu bir gerçek. Bu da , bu bölgede çalışmak ve tecrübe edinmek isteyen kişilere bir bilgi olarak yardımcı olur sanıyorum.

Bu konuda , bana düşen görev ve kariyer açısından fırsat çıktı mı derseniz , açıkcası Çinceyi iyi bilmeden ve de bu ağır şartları kabul etmeden burda çalışmak zor. Ancak yoğun bir şekilde yaptığım başvurulardan birine , tamm askerlik kararı çıkartma arifesinde yanıt alma şansım oldu. Bir akşam , aldığım bir telefonda karşımda ingilizce konuşan ve beni Malezyada görevlendirmek isteyen bir kişiyle tanışma fırsatım oldu. Birçok başvurudan hangisi olduğunu başta anlayamasam da sonradan yaptığım araştırmada , Kuala Lumpur yakınlarında üretim yapan uluslarası düzeyde bir Alman fabrikası olduğunu öğrendim. İnanın son dakika çıkan bu durum beni gerçekten heyecanlandırmıştı. Tayvan’da kalmak belki de en doğrusuydu ama Asyadaki birçok kültürü bir arada barındıran Malezyada çalışmak benim gibi macera meraklısı bir insan için neden olmasın diyerek , finanse ettikleri uçak biletlerini alıp Hong Kong üzerinden Kuala Lumpura unutamayağım bir seyahat yaptım.

İlk önce Cumartesi sabahı yola çıkıp Asya’nın belki de en uluslarası şehir ülkesi olan HongKong a doğru yola çıktım. Taipei Hongkong arası yaklaşık 1,5 saat. Havaalanına geldiğinizde zaten bu uluslararası ortamı hissetmemeniz eldedeğil. Zaten çekik gözlü insan sayısına eşit sayıdaki Avrupalı ve Amerikalılar size bu ortamı direkt gösteriyor. Neyse , planıma göre Hongkongda bir gün geçirmem ve gece yarısı havaalanına tekrar dönüp, orda bir süre yattıktan sonra sabah Kuala Lumpur’a doğru yola çıkmam gerekiyor. Sabah iner inmez , Türkiye dışında her ülkede bulduğum , ancak Hongkong’da belki de bu zamana kadar ki en iyisini gördüğüm hızlı metroyla şehir merkezinin direkt göbeğine indim. Haritasız bu büyük ve dünyanın en yoğun şehrini gezmek muhtemel olmadığı için , önemli yerleri gösteren haritalardan bir tane alıp klasik Ömürden taktiğiyle , yani otobüs ve toplu taşıma araçlarını kullanmadan , sadece yürüyerek şehir gezime başladım. Önce sahile doğru yürüdüm , açıkcası kalabalığın o tarafa gitmesi beni bayağı bir etkilemişti. Hongkong , birçok küçük adadan oluşsan bir yer ancak , iki ana yer merkezi oluşturuyor diyebilirim. Kalabalığın beni sürüklediği yer de bu ikinci bölgesi olan Kowtoon a doğru giden , aynı İstanbuldakileri andıran vapurların kalktığı iskele idi. Yaklaşık 3 aydır deniz hasretiyle , 6 aydır da İstanbul hasretiyle yanıp tutuşan bir insan olarak , bu tarihi vapurlara atlayıp karşı tarafa geçtim. Havaalanında aldığım , yabancıların yoğun olduğu izlenimi , şehirde gezerken aynı şekilde geçerli idi. Ana caddelerden birinde yürürken , bu oranın yarı yarıya olduğu izlenimine kapılmamak elde değil.

Devam ediyorum , yürüme olayı bitmiyor. Esmer , klasik bir ortadoğuluyu andıran yapımız , her zaman müslüman bir grubun beni keşfetmesini sağladığı için burda da , “hallal food” diyerek yanıma yanaşanları yadırgadım diyemem. Aynen beni aldıkları gibi , aralarda , binaların üst katlarında olan Pakistan , Malezya , ve Hint lokantalarına çekip götürüyorlardı. Ama garibime giden , bu zamana kadar hiç bir Türk lokantasına rastlayamadım. Tamam , belki yemekler benzer ama neden şöyle ağız tadıyla bir döner yemeyelim , öyle değil mi? Neyse , pahalı olunca biz yine Mc Donalds’ın yolunu tuttuk.

Tesadüf eseri ,sahilde yürürken kafası sarılmış, kap kara bir hintli beni tutuverdi. Muhabbeti ve keşfetmeyi seven bir insan olmamdan ötürü, seve seve konuşmaya başladım. Malum adamın amacı benden para almak , ama kolay mı? Tuttu ellerimden , önce kağıda birşeyler yazdı , birini bana verdi, diğerini de kendi aldı. 1 ile 5 arasında bir sayı , bir de çiçek ismi söyle dedi. Söylediklerim , adamın kağıda yazdıklarıyla tutumaz mı , inanın hayretler içinde kaldım. Adam da bunu görünce , başladı ‘ kötü ruhlar dışarı , iyi ruhlar içeri demeye ‘ . Neyse fazla uzatmayayım, benden para çıkmayacağını anlayınca , bu sefer tam tersini demeye başlamaz mı ? Kötü ruhlar içeri , iyi ruhlar dışarı . Ha bu arada hala el ele tutuşuyoruz. “Bırak yakamı” deyip yola devam ettim. Yolun devamında , yıldızlar caddesi var. Bruce lee , ve Jackie Jhan gibi ünlü artistlerin çıktığı bu şehirde , bir çoğunun el izinin , büstlerinin olduğu bu caddeyi gezmenizi şiddetle tavsiye ederim. Garip olan bir şey de , evlenenler sanırım buraya gelip fotoğraf çektiriyorlar. Sağımda solumda, 10 larca gelini görünce bu kanıya vardım , eğer toplu belediye nikahı burda da çok yaygın değil ise J)

Neyse , artık ana Hongkong adasına geçme vakti geldi .Karşı taraftan gördüğüm , yüksek yüksek binaların olduğu , trafiğin vızır vızır aktığı bir yerdi. İlk vapurla karşıya geçtiğimde direkt anlaşıldı. Burası diğer adaya göre daha canlı bir yermiş. Soldan akan trafik kafamı karıştırmıştı yine ama , ingiliz vari çift katlı otobüsler, tramvaylar trafiği gerçekten renklendiriyor diyebilirim. Dünyanın en yoğun kentinde , herhalde tek katlı bir ulaşım olsa idi eğer,sanırım trafik haraket etmezdi . Yola devam ederken , bu sefer kalabalığı takip etme gibi bir durum yok , her taraf kalabalık , her taraf renkli. Bir pazara daldım, burda yiyecek alışkanlığı Tayvana göre biraz daha farklıydı. Maymun beyni yenmesi en ilginçlerinden ,hatta Tayvandaki tavuk bacaklarından bile beterJ)

Yola devam ederken , yorulmanın da verdiği isteksizlikle bir hongkongluyu durdurup, “ yav kardeşimbu binalardan başka görecek yer yok mu burda “ diye soruverdim. Asıl görülmesi gereken yerin yanındaymışım da haberim yokmuş. Bu , hongkongu yukardan seyredebileceğiniz mekana çıkan tranvayların kalktığı bir istasyon. Tarif edilen sokaktan döndüğümde gördüğüm kalabalık bu etkiyi zaten yaratmıştı bende. Trene atlayıp tepeye çıktığımda , gördüğüm manzara dehşetti diyebilirim. Amerikan şehirlerinde , görme fırsatım olmadı ama , belki de daha iyisi bir manzara. Okyanus kenarındaki bu dehşet ışıl şehrin , devasa gökdelenleri...Unutulmayacak bir andı benim için.

Hongkong gezisini bitirmeden önce , havaalanına dönüş yapacağım tren istasyonuna giderken , çoğunluğunu çılgın İngilizlerin oluşturduğu bir grubun arkasına takılıp , aylardır görmek istediğim tarz bir mekana geldim. Burası , hongkongdaki yabancı grubun , eğlendiği , çılgına döndüğü , bizim Bodrumdaki barlar sokağına benzeyen bir bardı. Görülmeye değer bir yer, en azından 1 saat insanları uzaktan izlemek size gerçekten keyif verecektir. Ben malum 10 saat yürüyüşün ardından pek de ayakta duracak bir halde olmadığım için havaalanında banklardan oluşacak yatak odamın yolunu tuttum.

Sabah Kuala Lumpur yolculuğu var. Saat 10 gibi Asyanın ,hatta sürekli reklamlarında bahsedildiği gibi “ gerçek asyanın” bu sıcak ülkesine ayak bastım. Yengeç dönencesinden Ekvator yakınına inice , kışın ortasında şortla gezmekten başka çare yok. Sıcaklık 30 derece, bu ısıyı havaalanına iner inmez hissediyorsunuz. İlginç olan , Hongkong’da olduğu gibi burda da, “Burası dünyanın en iyi havaalanıdır” yazılı tabelalar var. Bir tane de biz bastırıp Atatürk havaalanına assak hiç fena olmayacakJ) Neyse , malum mülakata geldik , çıkar çıkmaz karşılayan birisi olacağı söylenmişti bana ama , ben kapıdan çıkar çıkmaz, aynı Türkiye’de olduğu gibi insanlar üzerime hücum edince bakmaya bile fırsat bulamadan ortamdan ayrıldım. Ama kısadan , uzaktan elinde pankart olan insanları da süzmeyi bırakmadım. Adımı tutan esmer adamı bulmam yaklaşık 10 dakikamı aldı diyebilirim. Tayvandan kara kaş kara göz bir adamla karşılaştığını gören şöförün suratını görmenizi isterdim. Herhalde içinden “ bu çinliler nasıl da evrim geçirdiler “ demiştir herhalde. Neyse , yine soldan akan bir trafiğe girerek beni kalacağım otele yerleştirdi. Söylemeden edemeyeceğim, ben mutevazi bir otel beklerken , firmanın benim için Sheraton oteli 32. katta bir oda ayarlaması beni çok fazla onore etmedi diyemem. O gazla adama, sabah 8 de gel ve beni al demem de cabası J)

Sabah atladık arabaya , bana verilen bilgi çercevesinde fabrika 1 saat uzaklıkta ama gittikçe gidiyoruz. Döndük dolandık ,ekvatoral ormanların içine girdik. Yeşillik taşların , kayaların arasında taşarcasına fazla ve gür. Fabrikaya geldik , Almana muhabbet , mülakat , İngilizce muhabbet mulakattan sonra işe alındığımızı beyan ettiler. Kısa zaman olunca , bu tropikal ormanda , fabrika yanında mühendislere verecekleri bungalovları gezdik, yemek yedik, etrafı gördük. Almanların , ve tabiki benim , etrafta bizim kedi köpekler gibi gezen maymunları gördüğündeki yüz ifadesini görmenizi isterdim. Hatta fabrika müdürüne ondan sonra “ ben hep şehirlerde yaşadım , ne yaparım” dediğimde “ biz sanki ormanda yaşadık” demesi olaya tuz biber ekmişti. Neyseki, Almancayı biraz unuttuğumdan böyle bir laf ettip diyerek toparlamam sorunu kısmen de olsa rahatlattı diyebilirim. Neyse , 7 saatlik bir tanışma ve tanıtma merasiminden sonra be tekrar yoluma bakıp , memleket Tayvana doğru yola çıktım, tabiki kafamda birçok soru işsareti ile. Çok güzel, çok harika bir ortam , ucuz yaşam ve Asya’yı deli gibi öğrenme keşfetme şansı da cabası , ama aktif, yerinde duramayan Ömürden’e ne olur maymunlarla o soru işareti işte J Artık maymunlar evrimlerini tamamlayana kadar beklemek düşecekti bana J Neyse, 3 gün içinde 3 havaalanını , 3 ülkeyi hatim ettikten sonra , küçük odama geri döndüm. Bundan sonraki süreç karar verme , düşünme zamanı.

Kuala Lumpur ‘da anlatılması gerekenlerden biri de Petronas Kuleleri. Taipei’deki dünyanın en yüksek binasından önceki yüksek binalar bunlardı. Önünde kocaman bir havuzu var , ve birçok yabancı yerli halk, oturmuş havuzun kenarına ayaklarını suya sokuyor, çocuklar havuza atlayıp çıkıyor. Tekrar hatırlatayım aylardan ocak ayıJ) Müslüman bir ülke olunca etrafta Türkiyeye benzer manzaralar görek mümkün. Yemekler de bizim kebaplara benzeyince keyif ala ala hasret giderdim. Dünyanın en ucuz başkenti olması da cabası tabi. Neyse , yolda gezerken , diğer uzakdoğu ülkelerinde rastlanılan Türk dondurmacılarına rastladım. Anlamadığım , bu bölgede dönercimiz yok , ama Türk deyince insanlar dondurma deyiveriyolar. O kadar ünlü yemeğimiz olayımız varken , dondurma demelerine şaşmamak lazım. Son olarak da , China Town ‘ı ziyaret etmenizi şiddetle öneririm. Gezerken bile , pazarlık yapmakta olan birçok Türke rastladım. Burası , sahte nike, adidasların çok ucuza satıldığı bir kalabalık pazar görüntüsünde. Uzman olduğumuz konu olunca, adamın 45 milyona dediği adidas’ı 20 ye kapatıverdik . Burası , diğer yerlere göre, pazarlık payının fazlaca oynak olduğu mekanmış, ben de ilk defa böyle bir şeye rastladım. Akşam gidilmesi tavsiye edilir, “akşam pazarı” lafı bayağı etkili oluyor.

Şu an İstanbuldayım , yine acil ve radikal bir kararla 19 saatlik uçak yolculuğundan sonra memlekete vardım. Şimdi amaç , bilindik bir Türk firmasının Almanyadaki fabrikasında çok kısa bir zamanda işe başlamak. Öncesinde 4 aylık bir İrlanda görevi olacak. Anlaşılan , Asyanın bir ucundaki adadan , bu sefer Avrupanın ta ucundaki bir adaya geçeceğim. Adalarda hayatı anlayan bir insan olarak çok zorluk çekeceğimi zannetmiyorum ancak, ana karadan ayrılıp farklı ülke olarak kendilerini benimseyen ada mantığını anlamak açısından çok iyi tecrübe olacak. Yakında irlanda ve dönüp dolaşıp tekrar döndüğüm Avrupa anılarıyla görüşmek üzere. Keyifle okuduğunuzu umar ,İstanbuldan sevgiler saygılar sunarım.



Ömürden M.SEZGİN
SAL99' ODTU EM 04'
http://omurdens.tripod.com/


Diğer yazılar için http://omurdens.blogspot.com/
Fotoğraflar : http://www.flickr.com/photos/30863084@N00/
Videolar : http://youtube.com/profile?user=omurdens

Monday, January 22, 2007

我 在 台 灣 學 中 文


我 學 了四 個 月 了 。 我 現 在 住 在台 北 市 。 在 這 裡 有 很多 跟 我 的 國 家 不 一 樣 的 東 西 . 我 在 這 裡 給 你 們 看 我 的 日記 !!!!我 覺 得 你 喜 歡 看 !!!
我是 土 耳 其 來 的。 我 的 中 文 名 字 是 歐 木 丹

Tuesday, January 16, 2007

Chinese Presentation about Turkey

Although Chinese is one of the difficult languages in the world, finally I managed to prepare a presentation and had the chance to present my country by using this language. The main problem was of course the reading problem because of the characters.

Wednesday, January 03, 2007

Uzaklarda geçiyor zaman...5. seri




Merhabalar,

Uzakdoğu keşfimin 5. ayına girdim. Yemekler , insanlar, yeni yerler, yeni bir kültür ve dil derken , ilk günlere göre daha bir alışkın , daha bir normal karşılamaya başladım etrafta olanları. Dili öğrendikçe ve bu küçük adadaki küçük odamda biraz da garip hayata alıştıkça, geçen zamanda çok şey öğrenme, çok şey görme fırsatını buldum. Bu yazıda da , yemekler , insanlar , dil , geçen kurban bayramı ve yeni yıla dair izlenimlerimi aktarmak istiyorum.

Öncelike yemekler tabiki .Bildiğiniz üzere, ilk geldiğim anlarda , yakından tanıdığımız Avrupa ve Amerika yemeklerine göre , yabancı ülkede olmadan kaynaklanan en büyük sıkıntıyı bu uzakdogunun garip görüntülü yemeklerini tanımak üzerine yaşamıştım, hatta 1 ay içinde kiloları vermeye başlayınca endişe içine girmedim diyemem. Şimdi ise yavaştan , kendim bile inanmasam da , lokantaları keşfede keşfede kiloları da almaya başladık. Şimdi sırasıyla bu lezzetlerden bahsedeyim. Favorim , başta tanıdık gelmesinden ötürü, kızarmış pirinç ve yumurta ile hazılanmış, hemen hemen her yerde bulabileceğimiz bizim pilava benzeyen yemeklerdi. En büyük zorluklardan biri de bu küçük pirinç tanelerini çubuklarla yemeyi başarmaktı. Ekmek ve tuzu da kolay bulamayınca, hızlı yemeyi seven biri olarak bu zor durumda kendimi öyle geliştirmişi ki , artık atılan pirinçleri havada çubukla kapar hale geldimJ Neyse, uzman olduğumuz bu noktada, biraz da değişik tatlarla hem aldığımız besini zenginleştirmek adına, hem de keşfetmek adına, lokanta dolu sokaklarda, gece pazarlarında her geçen gün yeni bir yerde yiyerek , yemekleri daha derinden öğrenme fırsatı yakaladım. Yeni favorim Çin Mantısı dedikleri , bizim mantının biraz daha büyüğü ama yoğurtsuz olanı. Tabak içinde 10 adet aldığınızda gerçekten doyurucu , burdaki ekmeksiz yemeye alışanlar için böyle diyebiliriz. Biz Türkler malum , her alanda olduğu gibi burda da biraz abartıya kaçarak , 15 er 20 şer götürünce , restoran sahibi olsun , etrafımızda farklı görüntümüzden dolayı bizlere bakan insanlar olsun şaşkınlıklarını gizleyemiyorlar. Ben de aynı şekilde geri baktığımda , gözlerini aniden çevirip yemek yemeye devam etmelerini izlemek hoşuma gitmiş olsa gerek ki, her seferinde bunu yapıyorum. Bilseler ki , uzakdoguda 5 aydan sonra önümüze içi lavaş dolu 3 tane iskender koysalar nefes almadan yiyeceğizJ)

Neyse çin mantısını yemenin de bir stili var. Ona geçmeden önce kısaca genel lokantaların görüntüsünden bahsedeyim.Önceden bahsettiğim , burda tanıştığım Endüstri Mühendisliğinde bulunan Tayvanlı doçentin vasıtasıyla yemek olayını daha da yakından tanıma şansım oldu. Adeta, buluşmalarımızı sıklaştırdığımız şu günlerde öğreten adam ve oğlu vari , başkentin sokaklarında bir oradan bir oraya gidiyoruz. Ben soru sormaya , o anlatmaya doymadıkça çevrim devam ediyor. Neyse lokantaların çoğunda , sipariş verdiğinizde merkezi bir yerde bulunan büyük tencerelerden ücretsiz sıcak pilavınızı ve yanındaki sebilden soğuk çayınızı aldıktan sonra , hemen yakınındaki raftan kaselerinizi, çubuklarınızı alıp masanızda yemeğin gelişini beklemeye başkıyorsunuz. Mantı benzeri bu yemek , yoğurtsuz olunca katık yapmak adına , kenarlarda bulunan küçük tabaklara , sosları koyarak özel bir karışım yapma şansınız var. Defalarca yapmama rağmen hala daha sosların isimlerini öğrenemedim , ama karışım gerçekten acı bir tat verince lezzet iki katına çıkıyor.( http://www.youtube.com/watch?v=Rl8WikRxZiI ) Neyse mantılar gelmeden , kısaca başka bir gelenekten de bahsedeyim , kalabalık gittiğimiz her yemekte , kişisel olarak yemek istemek yok , herşey yuvarlak masanın ortasına isteniyor. Tabi biz, diğerlerine fazla dokunamayınca genelde mantıların yakınında saf tutup, gözlerimizle diğerlerinin yemelerine fırsat vermeden bitiriyoruz. Yetmezse gizliden tekrar sipariş veriyoruz. Ama çubuk kullanmada bizden ileri toplum olunca geçikmeler de yaşanmıyor değil. Biz sadece mantıya sadırınca şu ana kadar fazla da sorun yaşamadıkJ)

Şimdi de , genelde insanların sabah kahvaltısı niyetine yedikleri yumurtalı pastamızdan bahsedeyim. Genelde sabah erken saatlerde , 5 gibi açılıp , 12 ye kadar hizmet veren bu lokantalarda , hayatımda gördüğüm en hızlı aşçılar çalışıyor. Kadın aynı anda , 5 taneyi hazırlarken bir yandan da bizden siparişleri alıyor. Biter bitmez de yenilerini hazırlamaya koyuluyor. Neyseki bu zamana kadar yanlış yapmadı da afiyetle yedik. Genel görüntüsü ,bizim gözlemenin incesi. Önce kızarmış ocağa bir yumurta kırıyor , ardından pirinç hamuruyla yapılmış yufkayı üstüne atıyor, isteğe göre peynirli , balıklı ve etli hazırlıyabiliyor. Benim favorim ton balıklı olan. Normalde isanlar bir tane alırken , biz burda bir oturuşta 3 tane yiyerek ordakileri de şaşırttığımızı hatırlıyorum. Ne yapalım , ekmek ve tuz olmayınca , bulduğumuz ilk fırsatta stoğa geçiyoruz J))(http://www.youtube.com/watch?v=Js7M__qLwbg )

En garip, bu ortak bir düşünce güvenebilirsiniz , siz de aynı duyguya kapılacağınıza hiç şüphem yok, tavuk ayakları. Yanlış okumadınız , adamlar burda iştahla tavuk bacaklarını mideye indiriyorlar. Hatta , bayanlar arasında genel bir inanç var ki , bu ayaklardaki kıkırdak kadınların yüzlerini güzelleştiriyormuş. Belki de doğrudur, ama görüntüsünün dışında, arkadaş çekirdek gibi çıtır çıtır yerken ürkmediğimi söylesem yalan olur. Görmenizi isterim her tarafta var .

Bu arada değişik bir sokak satıcıları var ki , benden 10 üzerinden 8 aldılar. El arabalarında her çeşitten et, patates , deniz ürününü sunuyorlar. Yapmanız gereken , elinize aldığınız tabağa seçiminize uygun olanları koyup , satıcıdan pişirmesini istemek. Kızgın yağın içerisine seçtiklerinizi attıktan sonra poşetin içinde sunuveriyor. Ha , poşet dedim de , burda yemeklerin poşette verilmesi çok yaygın. Çayı bile poşetin içinden kamışla içtiğimi bilirim. Neyse , bu tarz yerler gerçekten ucuz, Türkiyede elki 5 ekmek arası yapabileğiniz bu çeşit ürünü çubuklarla yedikten sonra iyice doyuyorsunuz.

Yemeklerden biraz sıyrılıp , geçirdiğimiz iki özel günün buraki izlenimlerinden bahsedeyim. Kurban bayramı , aynı ramazan bayramında olduğu gibi bir gün öncesinden kutlandı burda. Bayram sabahı erken kalkıp ,Türkiyede yaşadımız heyecanla camiye gittik. Normalde camide , hristayanlığa ait birşey giremez, öpüşülmez, fotoğraf çekilmez , bağrılmaz gibi uyarı yazıları olsa da içerde gördüğüm manzara beni çok şaşırttı. Dünyanın her tarafından gelen müslümanlarla beraber camide otururken , fotoğraf makinasını her zaman yanında tutan biri olarak tereddüt etmiş olsam da , aniden imamın dijital kamerasını çekip insanları çekmeye başlamasıyla ben de cemaatin büyük çoğunluğu gibi kamerama sarıldım. Teknoloji gelişmiş bir ülke olunca cami içinde o anı kaydetmek isteyenler çok oluyor normal olarak. O anda ben de ünlü bir sözümüzü hatırlamadım desem yalan olur J) Sonrasında , yöresel kıyafetleriyle oraya gelmiş insanlarla tanımasak da bayramlaşmanın mutluluğunu yaşadık.Pakistanlısı, Endonezyalısı, Malezyalısı , Hintlisi , Tayvanlısı , Arabı , Türkü hep ordaydı...

Ertesi gün Türkiyede bayram ve yılbaşı. Burda yılbaşının ayrı bir önemi var. Malum insanlar bir sene boyunca 3 dakikalık da olsa, Dünyanın en yüksek binasındaki havai fişek gösterilerini izlemek adına sokaklara çıkacak , eğlenecek. Bu bilgiyi alınca ,biz de sokaklarda yerlere oturanların yanında yerlerimizi aldık. Öncelikle bulunduğum bölgeden binanın olduğu yere gitme konusu var ki, ben hayatımda bu kadar sıkışık bir metro görmedim. Malum normal zamanda sıkışan metro , o gün , insanların kuyrukta bekleyip trene binmelerine kadar varmıştı. Beklemeden atladık taksiye ama trafik de aynı , şansa oturacak yer bulduk ya ona şükür. Kamera ve makinalarımızı 3 dakika için ayarladıktan sonra geri sayıma başadık bu koca binanın önünde. 5.4.3.2.1.... ve o eşşiz gösteri. Tarifi biraz zor olcak , görmek lazım ama tam saat 12:00 yi vurduğu anda patlamaları görmek , kalabalığın uğultusu altında izlemek çok keyifliydi.( http://www.youtube.com/watch?v=_6Okmksys0s ) Ama yine şunu söyliyeyim , en çok sesi sanırım biz çıkardık , taşkınlıkta da bir numarayızJ) İmrenerek izledim, biz de olsa uğultuyu düşünemiyorum. Bir de olay bittikten sonra insanların direk evlerine dönmek üzere yola çıkmalarını görünce şok yaşamadım değil. Ne oluyor biz daha yeni başlamıştık? Ondan sonra ortam çılgın Amerikalı ve Avrupalılara kalınca döndük bildik görüntülere. Arada sırada , ingilizce konuşmak isteyen Tayvanlıların bize “ hello” diyerek yanaşmaları da cabası , zaten cevabımız biz Türkiyeden geliyoruz “merhabalar”. Coğu belki de nerde olduğunu bilmiyor ama ne kadar tanıtırsak o kadar iyi J))Geceyi sokaklarda insan manzaralarını izeyerek geçirdikten sonra biz de evlerimize daha doğrusu odalarımıza döndük. (http://www.youtube.com/watch?v=feheUYVaqQ4 )

Şimdi sınıfımından bahsetmek istiyorum. Sınıf tam bir “ united colors of benetton” vari, her taraftan insan var. Türkü, Amerikalısı , Japonu , Moğolu, Vietnamlısı, Çeki , ve Guetamalalısı , her renk mevcut. Ancak en ilgimi çeken Japonların ders boyunca sürekli ses çıkartıp heyecanlarını ifade etmeye çalışmaları. Tayvanlı hoca , önemli olmasa da yeni bir konudan bahsediyor , “ aaaaaaayyyhhh” diye bir ses. Başta , ne oluyor desem de , yavaş yavaş alışmaya başladım ama genelde burdaki insanların heyecanlanmaları , utanmaları bir garip. Yani sanki , çok ama çok öenmli bir şey olmuş gibi sınıfta inceden bir ses yayılıyor. Benden başka da kimse garipsemiyor ama ayıp olmasın diye gülmemeye çalışsam da kendimi zor tutuyorum. Açıkcası , diğerleri de yakında Türkler yeni bir konu gördüklerinde gülmeye başlıyorlar derse hiç şaşırmam. En aşırısını , Çince Türkiyeyi anlatmaya çalışırken yaşadım. Uğultu uğultu üstüne, heyecan heyecan üstüne. Sizlere tavsiyem , moral bulmk için Japon tanıdığınız varsa karşısında sunum yapım , çok iyi motive olursunuzJ))

Bu arada , burda bir de seçim dönemini yaşama şansımız oldu. Sokaklardaki gösteriler, ilanlar bizden farklı. Binalar araası afiş asmak yasaklanmış, onlar da yollara bayrak dikerek aşmışlar problemi. Bir de davullarla geçen arabalar , sokak ortasında konuşan adamlar propoganda açısından gereken etkiyiyaratıyor. (http://www.youtube.com/watch?v=uM5lw-gMmn4 )

Kısaca sokaklardaki patlamalardan bahsedip bu yazıyı bitirmek istiyorum. Geleneklerine uygun olarak ölüler anısına sokaklarda ateş yaktıklarından , tanrılara yemek sunduklarından bahsetmiştim. Geçen zamanda , benim için heyecan verici de olsa garip bir olayı da keşfetme fırsatım oldu. Takside giderken , biraz kestirmek için gözlerimi kapatmıştım , ta ki yanı başımda bir patlama duyuncaya kadar. İnanın o an , gittik dedim içimden . Bir dışarı bakarım ki , birkaç kişi sokakta bir şeyler patlatıyor. Bu yine , ölüler adına yaptıkları bir törenmiş. Sonraları odamdaki küçük camdan duyduğumda artık alışmıştım bu gürültülere.

Son bir bilgi , geçen yazıda da belirtmiştim. Çince gerçekten zor, hele bir de yer adları farklı olunca daha bir zorlaşıyor. Yeni örnekler vermek istiyorum. Harry Potter ın adı burda “ Hali Potı “, yani bizdeki “ Hayri Pıtır “ bu bağlamda hiç de komik bir tanımlama değil. Yapılmaması gerekenler olarak da , düğünlerde, yeni ev ziyaretlerinde, doğumlarda kesinlikle tek sayılı para miktarları vermemek. Çift sayılardan , hele 4 sayısı , ölmekle aynı ses tonuna sahip olduğu için 4 ve 4 ün katı asla... Bu arada anlaşıldığı üzere hediye yerine , para verme adetleri var. Hediye alırsanız da sakın ha bir saat hediye etmeyin. Saat kelimesi ton gereği “ölmek” ve “son”un tonlamasıyla aynı.

Yine uzatıverdik yazıyı , paylaşma isteği ve bendeki bu yazma aşkı olunca olay bu noktaya geldi. Buraya kadar gelip de okuyanlara , geribildirimleriyle destek verenlere çok teşekkürler. Yakında yapacağım Çin gezisi planlarına şimdiden başladım. Umarım keyifle okuyorsunuzdur. Bu arada geçen zamanda yukarda bahsettiğim , hocanın ve girişimcilik dersinde önerdiğim bir projenin vasıtasıyla buranın uluslararası firmalarından Asusun yöneticilerine sunum yapma fırsatı buldum. Uzakdoğu iş yaşamını tanımak adına iyi bir başlangıçtı , bakarsınız burda kalma fırsatı bulup daha derinden görme şansını yakalarım. Bu arada yoğun bir şekilde Türkiye ve Avrupa birliği takibi , beni burdan bile olsa Avrupanın en çok takip edilen yorum sitesi “ generation europe” (http://www.generation-europe.eu.com/ ) a Türkiye elçisi olma fırsatını yarattı. Aynı anda Avrupa ve Uzakdoğu keşfi... Yeni yazılarda görüşmek üzere...


Ömürden M.SEZGİN

Diğer yazılar için http://omurdens.blogspot.com/
Fotoğraflar : http://www.flickr.com/photos/30863084@N00/
Videolar : http://youtube.com/profile?user=omurdens

Saturday, December 02, 2006

DiscoVeryFar2

Tayvanı geziyorum ...4. seri

Uzakdoğu macerasının 4. ayına girmiş bulunuyorum. Sizleri bir yazıyla daha rahatsız ediyorum , önceden de dediğim gibi elimden geldiğince video , fotoğraf ve yazılarla burdaki izlenimlerimi paylaşmaya çalışıyorum. Umarım keyifle okuyorsunuzdur. Türkiyede bulunduğum zamanlarda haftasonlarını bulunduğum şehrin dışında gezmeye alışkın bir insan olarak , 3 ayı bu adanın başkentinde geçirdikten sonra yavaş yavaş dışarılara açılmaya başladım. Bu yazıda özellikle adanın güneyinde, tropikal bölgesine yaptığım geziden , Çinceden ve genel izlenimlerimin yanında Tayvandaki Dünyanın en yüksek binası olan Taipei101’den bahsetmek istiyorum.

Öncelikle , Çinceden bahsedeyim. 3 aylık süre zarfında , dil öğrenmeyi ve bu zamana kadar hayatını öğrendiği dilleri pratik edebilecek bir ortam arayan bir insan olarak , Çince konusunda biraz zorlandığımı söyleyebilirim. 4 ayrı tonu olan bu dilde, konuşurken aynı şekilde söylenen fakat tonundan dolayı farklı anlama gelen kelimeler olmasından ötürü , insanlara kendimi anlatmakta bayağı bir zorluk yaşıyorum. Yazım konusuna hiç girmek istemiyorum , açıkcası Çince karakterlere mantıklı bir çözüm bulamamaktan ötürü , yazmaya çalışsam da akılda tutmak gerçekten zor. Ama şunu söyliyeyim, Cem Yılmazın reklamında tabelada yazan , “ oyuncak fabrikası “ yazısını anlayınca biraz moral buldum J.Reklamdan söz açılmışken , son bölümünde yaşlı adamın söylediklerini ,burda yaşayan Tayvanlı arkadaşlar bile anlamadı. Belki Cem Yılmaz maskeyi takıp yaşlı adam kılığına girince kendince bir şeyler uydurmuş olabilir. Neyse tonlar konusu bayağı bir karışık , kendimi anlatmak adına söylediğim kelimeleri elimle tonları gösterek anlatmaya başladım. Bunun yanında Almanca,İngilizce ve Fransızcadan farklı olarak , bu dilde şehirler , bildiğimiz yabancı markalar bile farklı. Size “May Danlı “ , Aydida” , “Bolin” Boli “ , “Başıkılı” ,“Fusı” dediklerinde bir şey anlamayabilirsiniz ama demek istenen sırasıyla “Mc Donalds , Adidas , Berlin , Paris, Pepsi Cola, ve Volkswagen” dır.Garip geliyor değil mi , alışma konusunda sıkıntı yaşamamın başlıca nedenlerinden biri bu. Bu arada bu insanlar latin alfabesini hiç ama hiç anlamıyolar. Bu konuda hiç bir bilgisi olmayan bir insan , en basitinden “ English “ yazılı bir kağıt gösterdiğinizde okuyamıyor. Ayni sikinti , bizim icin Cince karakterleri okumada gecerli tabiki.

Şimdi Dünyanın en yüksek binasında yaşadıklarıma geçeyim. Evet, 101 katlı, 508 metre, belki başka ülkeler şu an daha yükseğini yapmaya çalışıyor ama bu bina şu aşamada Dünyanın en yükseği.(Giriş videosu http://www.youtube.com/watch?v=cxKS1qQEyaQ) Önceden yaptığım fuar gezileri sırasında kazandığım eşantiyon bileti ancak 1 ay sonra kullanma fırsatı buldum. Hızlı bir şekilde, hava kötü olsa da , bir Cumartesi günü bu koca binaya çıkmaya karar verdik. Önce alt katlarda bulunan çarşıdan geçip, 5. kata çıkmak gerekiyor. Orda gerekli işlemleri yaptıktan sonra, aynı zamanda Dünyanın en hızlı asansörlerine sahip bu binanın en üst katına çıkma fırsatını yakalıyorsunuz. İster inanın ister inanmayın , 30 saniyede yaklaşık 400 metre yüksekliğe çıktık.(asansörden http://www.youtube.com/watch?v=dEtsWUfg_hI ) Yukardan başkenti seyretmek gerçekten çok keyifliydi , sanki uçaktan bir şehri seyredercesine bu anın keyfini en iyi şekilde çıkardık. Ancak , binanın ortasında koca , 600 tonluk , depreme karşı yapılmış küre şeklindeki kütleyi görünce tedirginlik içine girmedim diyemem. Gerçekten tam bir mühendislik harikası. Neden bizim böyle bir kulemiz, veya şöyle diyeyim Dubaililer dışında , neden İstanbul veya Ankara adına böyle yüksek bir binamız yok diye içimden geçirmedim değil. Gittikçe gelişen bu bölge sanırım daha da yükseklerine yakın zamanda sahip olacak. (90.kattan manzara http://www.youtube.com/watch?v=tncilZCSYlA) Deprem ülkemizde sorun ise, en çok depremin yaşandığı bölgeler buralar,hatta bir ara ,depremi hissetmede başarılı bir insan olmama rağmen , bir gürültüyle ayaklandığımı biliyorum.

Şimdi , başkent Taipei dışında , güney bölgeye yaptığım geziden , orda gördükerime geçeyim. Öncelikle gezi için , burda öğrenci olan , ve Çince öğrenen iki Rus arkadaşı yanıma katıp , 1 haftalık tatilimizde güneye inmek adına yola çıktık. Önceki tecrübelerim nedeniyle , saygı duyulan J bir gezgin olmam , bu insanları ikna etmemde faydalı oldu. Bunun yanında Hospitality Club (HC) vasıtasıyla, kalacak yeri de bedavaya getirmem cabası J. Taipeiden ilk olarak Taichung denen , orta Tayvanda bulunan şehre doğru yola çıktık. Bu noktada ulaşım araçlarından bahsetmek istiyorum. Önceki yazılarımda, her koltukta televizyonu olan Singapur havayollarından bahsetmiştim, aynısı burda otobüslerde mevcut. Yakında bize gelir mi bilmem ama sanırım otobüs yolcuğu açısından rahatlığın son noktası. Bir de , düğmeye basarak yatan koltuklar , hatta varış noktasına gelindiğinde şöförün otomatik olarak koltukları kaldırıp uyuyanları uyandırması da ilginç noktalardan biri. Başta , şaşırarak, neden koltuğum kalkıyor diye hayıfladığımda, otobüsteki herkesin uyandığını görünce biraz rahatladım diyebilirim.

Taichung şehrini gezdikten sonra , burdan bizdeki dolmuşlara benzer bir araçla adanın ortasındaki doğa harikası güneş ay gölüne gittik. Yolu bulmamız bayağı bir zor oldu. Tabi , bu noktalarda Çinceyi kullanma kabiliyetimi en iyi şekilde konuşturmaya çalıştım. Geçen yazıdan bu yana o kadar gelişmiş ki, bizi oraya götürmek isteyen , turist olduğumuzu gören taksi şöförleiyle yarım saate yakın pazarlık yaptım. Adam bir fiyat söylüyor , ben tam yarısını diyorum. Çok zor değil ama sinirlenmeden , yavaş yavaş indirmektense , direk nabız yokluyorum. Binmiyecek olsak da , hem pratik yapmak için hem de nasıl davrandıklarını görmek için iyi bir taktikJ

.Orta Tayvandan sonra , amacımız Yengeç dönencesini geçip tropikal bölgeye geçmekti.Kaoshiung Tayvanda , başkent Taipeiden sonra ikinci büyük şehir. Öncelikle HC vasıtasıyla irtibata geçtiğim Kanadalı arkadaşla buluştuk , bizi burdaki en büyük gece pazarına götürdü. En favori yerlerinden olan ,Pakistanlı bir satıcının tezgahından kızarmış tavuk aldık.Herhalde burda yediğim en lezzetli yemekti, bizim dönerler hariç. O sırada , ben doğal olarak satıcıyla muhabbete girince , nereli olduğumu sordu. Türküm dememle , yanındaki , Pakistanlıya benzer adamla ingilizce konuşmaya başladı. Başta şaşırsam da olayı anlamıştım.O Pakistanlıya benzer , elinde ekmek içinde eti hapur hupur götüren adam bana dönüp “ vay kardeşim hoşgeldin” demez mi... Bu konuda kendimi uzman olarak görmeme rağmen , bazen bizim çoğrafyadan gelen insanları ayırt etmek çok da kolay olmuyormuş demek ki. Hemen benle, burdaki çoğu Türkün anlattığı gibi , ticari konulardan muhabbeti açtı. Kendisi dondurma satıcısıymış burda, önceden de dediğim gibi , döner olsun , dondurma olsun(Dondurma http://www.youtube.com/watch?v=pObRWkxyAwc) , Türk yiyecekleri burda çok rağbet görüyor. Bir fındığı getiremedik ya , neyseJ)Geceyi Kanadalı arkadaşın evinde geçirdikten sonra , Kaoshiung ta , tüm öğleden sonrayı tapınakları gezmeye ayırdık. (Tapınağın içi http://www.youtube.com/watch?v=jfzv0G3Kads) Bu arada , Kanadalı , bana dönüp, “Tarkan” ı bilir misin dedi. Bu , yurtdışına gittiğimde en çok karşılaştığım sorulardan birisidir sanırım. Kendisi , Tayvanda göbek dansı hocalığı yapıyormuş. Tabi bizim gibi bir uzmanı görünce , biz de birkaç figür öğrettmeden geçemedik... ...Ev hakkında önemli Jbir şey daha, evde bir de arkadaşın kedisi vardı. Evler küçük olunca ,kediyle aynı mekanda yatma durumunda kaldım. Bir şey yapmaz veya ısırmaz demesi bana yetmişti , ama gece yarısı üzerimde , şansıma o aşamada yorganımı penceleyen kediyi görüp uyanınca hayatımın en korku dolu anlarını yaşadım... ...(HC ve o kedi http://www.youtube.com/watch?v=MHQ0zgTz5JQ)

Tropikal bölgeden ayrılıp trenle , doğu Tayvan bölgesine, biraz daha adanın dağlarının arasındaki doğal güzelliklerini görebileceğimiz bölgeye geçtik. Avrupa ülkelerinde de olduğu gibi burda da çok yaygın ve rahat olan tren ulaşımını kullanıp 5 saat içinde , adanın doğusundaki Hualiene şehrine ulaştık. Planımız , burda da önceden ayarladığım Hospitalityclub üyesi bir Fransızın yanında kalmaktı. Hakkında hiçbir bilgim olmayan bu arkadaşı arayıp , adresini sorduk. İşte bu noktada en çok karşılaşılan sorunlardan biri, taksiye atladığınızda yeri tarif etmek. Şöför , kelimeleri söylediğnizde 3-4 kere “hı ,hı “ diyerek anlamadığını belirtiyor, adama “hao” (Çince tamam) detirtinceye kadar sözlükte gördüğünüz kelimeyi elinizle tonlarını göstererek söylemeye çalışıyorsunuz Neyseki , biz o işi de başarıp , fransız arkadaşla buluştuk. Diğer HC üyeleri gibi bir eve gideceğimizi beklerken gördüğümüz manzara bizi çok şaşırttı. Arkadaşın bizi götürdüğü koca binadan girer girmez, bir tarafta papanın resimlerinin asılı olduğu bir tarafta haçların asılı olduğu duvarları görünce garipsemedim değil. Tam da Papanın Türkiyeyi ziyaret ettiği gün, geldiğimiz bu mekan Fransız katoliklerinin pansiyonuymuş. Para verceğimizi öğrenince bir şok daha yaşadık , ama mekan yine de diğer yerlerden daha ucuzdu.Türk parası 5 ytl ye , doktoriyer (bu kelimeyi tam anlayamadım) denen , duvarlarında haç asalı ,yatak yerine yerlerde çokca yastık , minder ve yorganın olduğu mekanda iki gece geçirdik.

Hualien bölgesine gelme de asıl nedenimiz , Taroko denilen milli parkı gezmekti. Burayı gezmek o kadar da kolay değil , motosiklet en iyi yol.(motosikletim http://www.youtube.com/watch?v=8dfNzJTZpj4) Başta problem olmaz diyerek arkadaşlara onay vermiş olsam da , iş ciddiye binince , korkup vazgeçmeye çalıştım ama nafile. İki tane motosiklet kiralayıp , yola koyulduk. Dağlarda adeta slolom yaparaktan , bulutların arsındaki zirvelere ulaştık. Çoğunluğunu yerli aborjinlerin oluşturduğu köyleri ziyaret edip, dağların arasındaki ilginç tünellerde mola verdik. 5 saatin sonunda , motosiklette bir uzman oluverdim. O kadar zevkli ki, geri verirken aklım orda kaldı. Ha bu arada, toplam 60 km yol için aldığımız gazın fiyatı 6 ytl. İnanılacak gibi değil.(Gezi videosu http://www.youtube.com/watch?v=vjqykGmtGiI ). Sabahleyin de , Hualien sahilinden pasifik okyanusuna bakıp, hem deniz hem de biraz memleket hasreti yapıp , başkente geri döndük. Şöyle demem gerekir ki, kıta Çini gezme açısından iyi bir prova oldu... Ama once para konusunu ayarlamak gerekiyor, belki sponsor olmak isteyen cikar ...

Kısa yazmaya çalışsam da ,bu sefer yine uzattım sanıyorum. Son olarak , genel izlenimlerimden bahsedeyim.Önceden de bahsettiğim gibi, bu bölgede genel olarak , Türk olmanın verdiği saygınlığı yaşıyorum. Avrupada de kro , ABDde de potansiyel terorist gözüyle bakılırken , burda insanların bana Türküm dediğimde heyecanlanarak bakması o kadar keyif verici ki anlatamam. Bu arada , övünmek gibi olmasın, ama nereye gidersem gideyim, çarşıda , sokakta, okulda, beni gördüklerinde , her zaman dedikleri , “Tom Cruise” a çok benziyor olmam. Açıkcası , ben bile kendim bu benzerliği bulamazken burdan bu tarz övgüler almam , hoşuma gitmedi değil. Bu arada Tom Cruise’ın , her ünlünün olduğu gibi Çince bir ismi var. Tamu KılusıJ)))

Görüşmek üzere...

Ömürden M. SEZGİN

Diğer Yazılar : http://omurdens.blogspot.com/
Fotolar : http://www.flickr.com/photos/30863084@N00/

Thursday, November 02, 2006

DiscoVeryFar

DiscoVeryFar !!! My story...